“Bazen
hayattaki her şey komiğime gidiyor! Gülüyorum, gülüyorum ve bir
süre sonra gülmekten tükenecek gibi oluyorum. Biliyorum bu özünde
iğrenç bir durum. Gerçekten iğrenç ve cehennemlik bir durum! "
TUNA
ÖKTEN
1.
Ofisten
içeri girdiğimde tek amacım içerdeki pisliklere günaydın
demeden yerime oturmaktı. Ve öyle yaptım ben de, kimseye günaydın
demeden fütursuzca yerime oturdum!
Gözlerimin
önünde hala Charles Bukowski'nin çılgınca kurduğu cümleler
dolanıyordu. Suratım kireç gibiydi ve korkunç asıktı ve bunun
farkındaydım ve işte tam da o sıra Belma Kuru’yla göz göze
geldim. Sonra gözlerimi kaçırdım ondan! Neden mi kaçırdım
gözlerimi? Çünkü Belma'dan nefret ediyordum. Çünkü o beter
böceğin tekiydi! Dünyaya içten pazarlıklı ve ikiyüzlü olmak
için gelmişti!
İnanın
bana dünyanın en beter insanlarından biridir Belma! Şaka
yapmıyorum, abartmıyorum da! Onu biraz tanısanız onun ne kadar
yapmacık, ne kadar haydut ve ne kadar işe yaramaz biri olduğunu
anlarsınız!
Motorsiklet
aşığı olan Berk Kuytu ise onun erkek modelidir! Ciddiyim bakın,
acayip bir vakadır bu adam! Ama her şeyden önce tam bir
bukalemundur! Kodumun sahtekârı bir ton palavrayla gündüzü
geceye, geceyi gündüze bağlayıp durur. Yalakalık bu adamdadır,
renkten renge girme bu adamdadır, dalavere bu adamdadır, küstahlık
bu adamdadır, kaypaklık bu adamdadır.. Emin olun aklınıza
gelebilecek tüm rezillikler bu adamdadır. Teknolojide yeni çıkan
ürünlerin işleyişini hiç kimse bu yaratıktan daha iyi bilemez!
Daha da kötüsü her şeyin en iyisini ve en güzelini bu piç
kurusu yapmıştır. En güzel piliçlerle bu gerizekalı
sevişmiştir. Tatilin en güzelini bu sersem yapmıştır. En büyük
maceraları, en büyük aşkı, en büyük olayları bu uğursuz
herif yaşamıştır!
Ah,
ne rezil bir adamdır tanısanız bana hak verirsiniz! Geçenlerde
şirketten izin alıp Antalya yakınlarında bir sahil kasabasına
tatile gitti. Oradan bilmem kaç liraya fötr bir şapka almış!
Neyse tatilden geldi bu, böbürlene böbürlene bu şapkanın
dünyanın en güzel ve havalı şapkası olduğunu filan anlattı
bizlere! Üşenmedi anlattı!
Tarık
Solmaz ise bunların ikisine göre oldukça durgun biridir. Ama bu
adam da ruhsuzluğuyla ömrünüzü yer bitirir. Sinsi bakışlarıyla
kiralık katiller gibi etrafı süzer! Bu sersemin ağzından
lafı kerpetenle çıkartırsınız! Gülmez, espri yapmaz!
Biraz oturup sohbet etmeye çalışın, içiniz eriyecek gibi
olur! Baygınlık geçirirsiniz! Yani öyle sinir bozucu bir heriftir
ki uğursuz tavırlarından bir süre sonra rahatsız olmaya
başlarsınız.
Derya
Derinler ise müthiş seksi bir kadındır. Zaten başka
bir numarası da yoktur. Aramızda kalsın göğüs ölçüleri pek
normal değildir. Yani büyüktür biraz. Ona bakarken farkına
varmadan gözleriniz göğüslerine kayar! Büyük
göğüsler çarpıcı olur bilirsiniz! Bunun yanında
kelimeleri uzatarak konuşur. Daha fazla seksi olmak için yapar
bunu! Bazen sakız filan çiğner, giydiği mini eteklerle
firiklikler verir! Topuklu ayakkabılar müthiş yakışır
ayağına. Seksi bir kadındır anlayacağınız! Ah unutmadan
söyleyeyim, bu kadının en büyük zaafı paradır! Ve yine bu
lanet olası kadının en önemli işi zengin koca bulma
arayışlarıdır! Ana işi budur yani! Zengin kocanın parasıyla
dünya turuna çıkmak, zengin kocanın parasıyla en pahalı
giysileri alıp düşman çatlatmak, zengin kocanın parasıyla lüks
bir evde bok çuvalı gibi yaşamak, zengin kocanın parasıyla
süslenip püslenmek, zengin kocanın parasını vampir gibi emmek bu
lavuğun hayallerini süsler.
Bir
de tuhafların tuhafı bir müdürümüz vardır. Adı İhsan Korkut!
Gizli bir sinir hastasıdır kendisi! Bu adam hiç hesapta yokken
birden parlayıverir! Böyle zamanlarda bildiğiniz ejderhaya
dönüşür! İşte o zaman yanından olabildiğince hızlı bir
şekilde kaçmalısınız! Yoksa ağzından çıkan alev toplarıyla
sizi küle çevirebilir!
Yılda
üç dört kez cinnet geçirir, böyle olduğu zamanlarda yıkıp
geçer, sonra birden sakinleşir, hiçbir şey olmamış gibi işine
devam eder. Her şey bir yana bu adam dünyaya müdür olmak için
gelmiştir. Onu görseniz bu konuda bana hak verirsiniz!
İhsan Korkut'un üstünde
yönetimden üç adam daha vardır. Turgut Bıyıklı,
Orhan Çift ve Cahit Sebiloğulları! İhsan Korkut toplantılarda,
sürekli onların parasal güçlerinden, yaptıkları yatırımlardan
ve ne kadar önemli insanlar olduklarından bahsedip durur!
Cahit
Sebiloğulları, iki metrelik boyuyla bazı zamanlar şirkete uğrayıp
çam yarması gibi etrafta dolaşır! Gözleri bizleri pek görmez.
Ama zengin, nüfuslu ve bol paralı biri gelsin şirkete,
hemen sempatik bir adam oluverir. Yüzüne saçma sapan bir tebessüm
yerleşir. O tür insanların karşısında salak saçma espriler
yapıp, şekilden şekle sokar kendini! Ama orta direksen yahut işe
yaramaz bir çulsuzsan, seninle işi olmaz! Evet, böyle
biriyseniz yüzünüze bakmadan yanınızdan geçip gider!
Bu sersem herifin gözlerinize bakıp size
merhaba demesini istiyorsanız ya paranız olacak ya da şan şöhret
sahibi olacaksınız! Şayet böyle biriyseniz onun iğrenç
esprilerini duyabilir, hatta uğursuz kahkahalarını bile
işitebilirsiniz!
2.
İnanır
mısınız bu sefil düzene bir türlü ayak uyduramadım! Belki siz
bu düzene ayak uydurabilmişsinizdir! Eğer sizler için durum
böyleyse, mutlu olmalısınız! Ama benim için durumlar biraz
farklı! Ben bu düzen içinde kendimi lanet olası bir makineye
benzetiyorum. Sabah kalkıyorum bir makine gibi, dişlerimi
fırçalıyorum bir makine gibi, kıyafetlerimi giyiyorum bir makine
gibi, işe gidiyorum bir makine gibi, çalışıyorum bir makine
gibi... Vay canına, gerçekten makineden farkım yok! Hastalıklı
bir düzen bu! Her şey programlanmış bir makine gibi!
Biliyor musunuz bu olaylar bence insan
doğasına aykırı! Yani ben bunların ucube şeyler olduğunu
düşünüyorum.
Lanet bir makineden farkımız yok! Ah evet
yok! Şey yani en azından ben böyle düşünüyorum. Bakın, gırgır
geçmiyorum! Yani gülüp kıkırdayın diye söylemiyorum bunları!
Ben de dâhil olmak üzere çoğumuzun mutfaktaki mikserlerden,
elektrik süpürgelerinden ve çamaşır makinelerinden bir farkı
yok! Gerçekten yok, lanet komutlar var bir de o komutları birer
makine gibi yerine getirmeye çalışan bok çuvalları! Bize bok
çuvalı dedim diye bana alınmamışsınızdır umarım. Biliyor
musunuz sırf kendilerine bok çuvalı dedim diye bana alınan
insanlar tanıdım. Bu gerçekten çok saçma. Yani yok yere
alınganlık yapıp canımı sıkmaları çok sinir bozucu bir şey!
***
Sabahları
kalkmayı çok sevmesem de ekmek davası için çalar saatin
iğrenç sesini işitir işitmez gözlerim açıldı. Yani bir
makine gibi. Çünkü o saate programlanmıştım!
Söylenerek
yataktan kalktım: " Tanrım yine mi aynı eziyet" diyerek
bedenimle ısıttığım yatağı terk ettim. Yarı kapalı gözlerle
tuvalete geçip yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım,
sakallarımı kestim, en son havluyla yüzümü duruladım,
mutfağa geçip bir şeyler atıştırdım. Ardından odama geçtim,
dolaptan takım elbisemi, gömleğimi ve kravatımı çıkartıp
giyinmeye başladım. Hazırlanma faslı bittikten sonra telaşla
evden çıktım ve hızlı adımlarla işe doğru yol aldım.
Saat
dokuz sularında iş yerine varmıştım. Çay almak için
çay ocağına geçtiğimde edepsizlikte sınır
tanımayan çılgın çaycı elinde tepsiyle içeri
girdi, yüzü öfkeden domates gibi kızarmıştı:
“ Hayırdır, n'oldu sana, bir sorun
mu var?” diye sordum
Adam
kızgın boğalar gibi burnundan soluyordu.
“ Sikeyim bunların
yaptığı işi!” dedi dişleri öfkeden at dişi gibi
dışarıya çıkmıştı: “ Orospu çocukları benden çay
istediler, çayları götürdüm, tam dağıtıyorum, çay
yerine kahve içeceklerini söylediler. Böyle bir soytarılık olur
mu ya? Sabah sabah tansiyonumu çıkardılar şerefsizler!”
Delirmiş çaycının omzunu
sıvazlayıp, onu yatıştırmaya çalıştım:
“ Tamam, tamam sakin ol!
Boş ver!” desem de pek fayda etmedi. Söylene söylene
kahveleri doldurdu.
Çay
ocağından ayrılıp yerime geçtim, bilgisayarımı açıp
günün ilk haberlerini okumaya başladım. Günün ilk haberleri
yine can sıkıcıydı. Zaten sabah okunan haberlerden ne hayır
gelir ki! Biri öldürülür, haber olur, sonra başka
biri öldürülür bu da haber olur. Birileri sürekli öldürülür,
bu lanet olası durum böyle sürüp gider. Zaten siyaset ve ekonomi
okyanus gibi çalkantılıdır. Bir türlü dengeye
oturmaz. Ülkeler arasında sürekli bir gerginlik vardır.
Petrol ve doğal gaz tüm dünyanın sinirini alt üst etmiştir.
Bunlar yetmiyormuş gibi bir de altının, borsanın ve dövizin bir
yükselip bir alçalması herkesi tansiyon hastası yapmıştır.
Kısaca söylemek gerekirse günlük gazete haberleri musibetlerle
doludur!
Gelgelelim günün haberlerini okurken,
bayan lanet yani sürtük Belma içeriye girdi. Ah tanrım ne felaket
bir kadındı! Çantasını bir telaşla masaya fırlattı ve
hızlıca odayı terk etti. Ayağında uzun bir topuklu olduğu
için kanguru gibi zıplaya zıplaya terk etmişti odayı. Zaten
gelişi de kanguru gibi olmuştu.
Bu
sırada Berk müthiş bir enerjiyle içeri girdi. Sabah sabah bu
enerjiyi bu sersem herif nerden buluyordu bilemiyorum!
Siyah
deri çantasını masasının kenarına koydu, gür bir
sesle:
“ Günaydın millet!” dedi.
Domuz
Tarık oralı bile olmamıştı. Palavracı Derya hafifçe
tebessüm etti, ben de kafa sallamakla yetindim.
“ Of nasıl bir trafik bu ya, buraya
gelene kadar anam ağladı” dedi, bu esnada
bilgisayarını çantasından çıkartıp masaya
yerleştirdi. Bilgisayar açılırken iğrenç bir şarkı mırıldanmaya
başladı. Sabahın köründe bu adamın rezalet sesini duymak
gerçekten keyifli bir şey sayılmazdı!Ama bu götoş herif
sabahları bunu hep yapıyordu. Bir de o piyasada dönen
o şapşal şarkıları söylemesi yok mu, işte en
çok buna sinir oluyordum.
Berk’in
kitabında asla karşı tarafı düşünmek yazmazdı.
Katıksız bir
domuzdu
işte! Bu başka nasıl açıklanabilirdi ki! Sesi kötü mü iyi
mi, biz şarkı dinlemek istiyor muyuz, istemiyor muyuz,
bunları asla düşünmezdi. O boktan sesiyle şarkıyı söylerken,
bayan gudubet tekrardan içeri girdi ve bilgisayarın karşısına
geçti. Nihayet hepimiz birer bok çuvalı gibi
bilgisayarların karşısına oturmuştuk. İşe girdiğimiz günden
beri durum böyleydi. Birer bok çuvalı gibi
bilgisayarların karşısında oturuyorduk. Can sıkıcı evraklarla
ve ömür törpüsü dosyalarla dolu bir ofisin içine
yerleştirilmiş bilgisayarların karşısına bir
bok çuvalı gibi gömülüyorduk! İnanır mısınız
onlara birer bok çuvalı olduklarını söylesem hemen bana
kızarlardı. Bilirsiniz millet böyle şeylere
gerilir! Özellikle Derya’ya ve Belma'ya birer
bok çuvalı olduklarını söylesem eminim zaman
kaybetmeden beni müdüre şikâyet ederlerdi. Şaka
yapmıyorum bu ikisinden her şey beklenirdi.
Bu
iki sürtüğün ruhlarını az çok okuyabildiğim için
yanlarına fazla yaklaşmazdım. Bunlar, dizginleyemedikleri
hırslarıyla işteki yerlerini sağlamlaştırmak ve daha fazla
yükselebilmek adına şirkette dönen tüm dolapları İhsan
Korkut'a yetiştirirlerdi. Gerçekten kafamdan uydurmuyorum bunları,
amacım onları kötü göstermek filan da değil, ister
inanın ister inanmayın ama bu tür olaylara birkaç defa tanık
oldum. Kariyer sahibi olmak, yükselmek, şirkette iyi bir
pozisyona gelmek bu iki zıpırı hem dedikodu uzmanı, hem de
içten pazarlıklı birer yaratık haline dönüştürmüştü
Gelgelelim saat dokuz buçuğa doğru İhsan
Korkut geldi. Daha günaydın demeden asık bir yüzle:
“ Gelin
bakalım odama! Ufak bir toplantı yapacağız” dedi ve
odasına geçti. Suratı yine domuzlar gibi asıktı. Hepimiz
oturduğumuz yerden kalkıp birer bok çuvalı gibi İhsan’ın
odasına doğru yürüdük. Genellikle odasına bu şekilde
yürürdük. İçeriye girmemizle birlikte konuşmaya başladı.
“ Satışlar ne âlemde
Belma!” diye sordu suratını şekilden şekle
sokarak. Bu cümleyi kurarken nerdeyse ağzıyla burnu yer
değiştirecekti, öyle bir gerginlik vardı suratında. Bu
arada Belma'da, Berk ve Derya gibi satışla uğraşıyordu. İtici
sesiyle müdürün sorusunu yanıtladı:
“ Fena
değil İhsan Bey, her geçen gün daha iyiye gidiyoruz!” dedi.
Aslında piyasalarda uzun zamandan beri bir durgunluk vardı. Bu
durgunluk da ister istemez satışları düşürmüştü. Yani Belma
sırf anı kotarmak için müdüre karşı palavradan gerçek dışı
bir konuşma yapmıştı.
“ Gün
içinde rakamları bana yollayın, bir gözden geçireyim!
Yönetim satış rakamlarından pek memnun değil!” dedi İhsan
Korkut.
Düne
kadar olur olmadık yerlerde altına kaçıran, elmalı şeker
yiyip vakit öldüren, iki gözü iki çeşme
olan çocukların büyüyüp olgunlaştıktan sonra böyle ciddi
pozlar vermesi içten içe komiğime gitmiyor değildi!
Tabii
her şey bir yana bu lanet ofiste bizim gibi bok çuvallarının
ana işi şirkete para kazandırmaktı. Göt ol, tilki ol, çakal
ol, hatta orospu çocuğu ol hiç fark etmez! Eğer sen şirkete
para kazandırabiliyorsan oranın kralıydın!
Ne
kadar acı değil mi? Hayır hayır, aslında acı filan
değil! Sadece mide bulandırıcı! Ciddiyim bakın! Büyük ve
uğursuz plazaların içinde var olmaya çalışan şirketlerin
gerçeğidir bu. Bu yaşadığımız sistemin gerçeğidir! Bu düzen,
kokuşmuş bir düzendir en nihayetinde! Emin olun bu düzenin kokusu
lağım kokusundan daha aşağı değildir!
İşte
bu yüzden bu lanet sistem midemi bulandırıyordu. Doğru olan
ne varsa hepsini silip süpürüyor, bunun yerine egonun ve
paranın vahşetini kutsallaştırıyordu. Bunlar acı şeyler
değildi, bunlar kusmuk gibi kokan berbat şeylerdi!
Lanet
toplantı bittikten sonra İhsan'ın odasından ayrılıp,
yerlerimize geçtik. Yeniden işlerimizi yapmaya koyulmuştuk. Ben,
gün içinde yapılan satışları, harcamaları bilgisayara
giriyor, kar zarar hesaplamalarını, bütçe açıklarını, nakit
giriş çıkışlarını ve finansmanla ilgili diğer işlemleri
yapıyordum. O gün de diğer günlerde olduğu gibi mesai bitene
kadar başımı kaldırmadan işlerimi yaptım.
Saat
altıyı gösterdiğinde hızlıca ofisten çıktım. Biraz
hava almak ve günün stresini atmak için yürüyerek eve geçtim.
Çalıştığım iş yeri eve yakın olduğundan genellikle eve
yürüyerek geçerdim.
Eve girer girmez üzerimdeki
elbiselerden kurtulup kendimi yatağa attım. Yine pestilim çıkmıştı.
Yine kendimi berbat hissediyordum. Her zamanki gibi kendime ve
insanlara öfkeliydim.
Günün
yorgunluğunu atmak için yarım saat kadar uzandım. Sonra mutfağa
geçtim, kendime bir kahve yaptım. Salona geçip Dvd'ye bir çizgi
film koydum ve onu izlemeye başladım
Birkaç yıldır çevremdeki
insanlar çizgi film izlediğim için beni sürekli
eleştiriyorlar hatta benimle alay ediyorlardı!
“ Sen
artık büyüdün bırak bu işleri!” “ Çizgi filmleri çocuklar
izler bir de boş beyinli embesiller! ”… gibi laflar edip,
asabımı bozuyorlardı. Onlara göre çizgi film
izleyecek çağı çoktan geçmiştim! Lanet olsun! Oysa
henüz sadece yirmi dört yaşındaydım ve öyle çok
yaşlı biri de sayılmazdım hani!
Sabaha karşı gözlerimi açtığımda
her şey yine eskisi gibiydi. Lanet olası bir makineden farkım
yoktu. Kodumun alarmı çaldı ve zank diye uyandım. Gözlerimi
açtım, yatak odasını şöyle bir süzdüm. Odanın hali
perişandı! Ama bu umurumda değildi!
Ben,
komutlardan nefret ediyordum. Bir de alarm sesinin uykumun içine
etmesinden!