25 Mayıs 2015 Pazartesi

YERALTI BÖCEKLERİ


YERALTI BÖCEKLERİ

Bazen hayattaki her şey komiğime gidiyor! Gülüyorum, gülüyorum ve bir süre sonra gülmekten tükenecek gibi oluyorum. Biliyorum bu özünde iğrenç bir durum. Gerçekten iğrenç ve cehennemlik bir durum! "
TUNA ÖKTEN

1.
Ofisten içeri girdiğimde tek amacım içerdeki pisliklere günaydın demeden yerime oturmaktı. Ve öyle yaptım ben de, kimseye günaydın demeden fütursuzca yerime oturdum!
Gözlerimin önünde hala Charles Bukowski'nin çılgınca kurduğu cümleler dolanıyordu. Suratım kireç gibiydi ve korkunç asıktı ve bunun farkındaydım ve işte tam da o sıra Belma Kuru’yla göz göze geldim. Sonra gözlerimi kaçırdım ondan! Neden mi kaçırdım gözlerimi? Çünkü Belma'dan nefret ediyordum. Çünkü o beter böceğin tekiydi! Dünyaya içten pazarlıklı ve ikiyüzlü olmak için gelmişti!
İnanın bana dünyanın en beter insanlarından biridir Belma! Şaka yapmıyorum, abartmıyorum da! Onu biraz tanısanız onun ne kadar yapmacık, ne kadar haydut ve ne kadar işe yaramaz biri olduğunu anlarsınız!
Motorsiklet aşığı olan Berk Kuytu ise onun erkek modelidir! Ciddiyim bakın, acayip bir vakadır bu adam! Ama her şeyden önce tam bir bukalemundur! Kodumun sahtekârı bir ton palavrayla gündüzü geceye, geceyi gündüze bağlayıp durur. Yalakalık bu adamdadır, renkten renge girme bu adamdadır, dalavere bu adamdadır, küstahlık bu adamdadır, kaypaklık bu adamdadır.. Emin olun aklınıza gelebilecek tüm rezillikler bu adamdadır. Teknolojide yeni çıkan ürünlerin işleyişini hiç kimse bu yaratıktan daha iyi bilemez! Daha da kötüsü her şeyin en iyisini ve en güzelini bu piç kurusu yapmıştır. En güzel piliçlerle bu gerizekalı sevişmiştir. Tatilin en güzelini bu sersem yapmıştır. En büyük maceraları, en büyük aşkı, en büyük olayları bu uğursuz herif yaşamıştır!
Ah, ne rezil bir adamdır tanısanız bana hak verirsiniz! Geçenlerde şirketten izin alıp Antalya yakınlarında bir sahil kasabasına tatile gitti. Oradan bilmem kaç liraya fötr bir şapka almış! Neyse tatilden geldi bu, böbürlene böbürlene bu şapkanın dünyanın en güzel ve havalı şapkası olduğunu filan anlattı bizlere! Üşenmedi anlattı!
Tarık Solmaz ise bunların ikisine göre oldukça durgun biridir. Ama bu adam da ruhsuzluğuyla ömrünüzü yer bitirir. Sinsi bakışlarıyla kiralık katiller gibi etrafı süzer! Bu sersemin ağzından lafı kerpetenle çıkartırsınız! Gülmez, espri yapmaz! Biraz oturup sohbet etmeye çalışın, içiniz eriyecek gibi olur! Baygınlık geçirirsiniz! Yani öyle sinir bozucu bir heriftir ki uğursuz tavırlarından bir süre sonra rahatsız olmaya başlarsınız.
Derya Derinler ise müthiş seksi bir kadındır. Zaten başka bir numarası da yoktur. Aramızda kalsın göğüs ölçüleri pek normal değildir. Yani büyüktür biraz. Ona bakarken farkına varmadan gözleriniz göğüslerine kayar! Büyük göğüsler çarpıcı olur bilirsiniz! Bunun yanında kelimeleri uzatarak konuşur. Daha fazla seksi olmak için yapar bunu! Bazen sakız filan çiğner, giydiği mini eteklerle firiklikler verir! Topuklu ayakkabılar müthiş yakışır ayağına. Seksi bir kadındır anlayacağınız! Ah unutmadan söyleyeyim, bu kadının en büyük zaafı paradır! Ve yine bu lanet olası kadının en önemli işi zengin koca bulma arayışlarıdır! Ana işi budur yani! Zengin kocanın parasıyla dünya turuna çıkmak, zengin kocanın parasıyla en pahalı giysileri alıp düşman çatlatmak, zengin kocanın parasıyla lüks bir evde bok çuvalı gibi yaşamak, zengin kocanın parasıyla süslenip püslenmek, zengin kocanın parasını vampir gibi emmek bu lavuğun hayallerini süsler.
Bir de tuhafların tuhafı bir müdürümüz vardır. Adı İhsan Korkut! Gizli bir sinir hastasıdır kendisi! Bu adam hiç hesapta yokken birden parlayıverir! Böyle zamanlarda bildiğiniz ejderhaya dönüşür! İşte o zaman yanından olabildiğince hızlı bir şekilde kaçmalısınız! Yoksa ağzından çıkan alev toplarıyla sizi küle çevirebilir!
Yılda üç dört kez cinnet geçirir, böyle olduğu zamanlarda yıkıp geçer, sonra birden sakinleşir, hiçbir şey olmamış gibi işine devam eder. Her şey bir yana bu adam dünyaya müdür olmak için gelmiştir. Onu görseniz bu konuda bana hak verirsiniz!
     İhsan Korkut'un üstünde yönetimden üç adam daha vardır. Turgut Bıyıklı, Orhan Çift ve Cahit Sebiloğulları! İhsan Korkut toplantılarda, sürekli onların parasal güçlerinden, yaptıkları yatırımlardan ve ne kadar önemli insanlar olduklarından bahsedip durur!
Cahit Sebiloğulları, iki metrelik boyuyla bazı zamanlar şirkete uğrayıp çam yarması gibi etrafta dolaşır! Gözleri bizleri pek görmez. Ama zengin, nüfuslu ve bol paralı biri gelsin şirkete, hemen sempatik bir adam oluverir. Yüzüne saçma sapan bir tebessüm yerleşir. O tür insanların karşısında salak saçma espriler yapıp, şekilden şekle sokar kendini! Ama orta direksen yahut işe yaramaz bir çulsuzsan, seninle işi olmaz! Evet, böyle biriyseniz yüzünüze bakmadan yanınızdan geçip gider!
     Bu sersem herifin gözlerinize bakıp size merhaba demesini istiyorsanız ya paranız olacak ya da şan şöhret sahibi olacaksınız! Şayet böyle biriyseniz onun iğrenç esprilerini duyabilir, hatta uğursuz kahkahalarını bile işitebilirsiniz!











2.

İnanır mısınız bu sefil düzene bir türlü ayak uyduramadım! Belki siz bu düzene ayak uydurabilmişsinizdir! Eğer sizler için durum böyleyse, mutlu olmalısınız! Ama benim için durumlar biraz farklı! Ben bu düzen içinde kendimi lanet olası bir makineye benzetiyorum. Sabah kalkıyorum bir makine gibi, dişlerimi fırçalıyorum bir makine gibi, kıyafetlerimi giyiyorum bir makine gibi, işe gidiyorum bir makine gibi, çalışıyorum bir makine gibi... Vay canına, gerçekten makineden farkım yok! Hastalıklı bir düzen bu! Her şey programlanmış bir makine gibi!
     Biliyor musunuz bu olaylar bence insan doğasına aykırı! Yani ben bunların ucube şeyler olduğunu düşünüyorum.
    Lanet bir makineden farkımız yok! Ah evet yok! Şey yani en azından ben böyle düşünüyorum. Bakın, gırgır geçmiyorum! Yani gülüp kıkırdayın diye söylemiyorum bunları! Ben de dâhil olmak üzere çoğumuzun mutfaktaki mikserlerden, elektrik süpürgelerinden ve çamaşır makinelerinden bir farkı yok! Gerçekten yok, lanet komutlar var bir de o komutları birer makine gibi yerine getirmeye çalışan bok çuvalları! Bize bok çuvalı dedim diye bana alınmamışsınızdır umarım. Biliyor musunuz sırf kendilerine bok çuvalı dedim diye bana alınan insanlar tanıdım. Bu gerçekten çok saçma. Yani yok yere alınganlık yapıp canımı sıkmaları çok sinir bozucu bir şey!
***

Sabahları kalkmayı çok sevmesem de ekmek davası için çalar saatin iğrenç sesini işitir işitmez gözlerim açıldı. Yani bir makine gibi. Çünkü o saate programlanmıştım!
Söylenerek yataktan kalktım: " Tanrım yine mi aynı eziyet" diyerek bedenimle ısıttığım yatağı terk ettim. Yarı kapalı gözlerle tuvalete geçip yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, sakallarımı kestim, en son havluyla yüzümü duruladım, mutfağa geçip bir şeyler atıştırdım. Ardından odama geçtim, dolaptan takım elbisemi, gömleğimi ve kravatımı çıkartıp giyinmeye başladım. Hazırlanma faslı bittikten sonra telaşla evden çıktım ve hızlı adımlarla işe doğru yol aldım.
     Saat dokuz sularında iş yerine varmıştım. Çay almak için çay ocağına geçtiğimde edepsizlikte sınır tanımayan çılgın çaycı elinde tepsiyle içeri girdi, yüzü öfkeden domates gibi kızarmıştı:
       “ Hayırdır, n'oldu sana, bir sorun mu var?” diye sordum
Adam kızgın boğalar gibi burnundan soluyordu.
      “ Sikeyim bunların yaptığı işi!” dedi dişleri öfkeden at dişi gibi dışarıya çıkmıştı:  “ Orospu çocukları benden çay istediler, çayları götürdüm, tam dağıtıyorum, çay yerine kahve içeceklerini söylediler. Böyle bir soytarılık olur mu ya? Sabah sabah tansiyonumu çıkardılar şerefsizler!”
  Delirmiş çaycının omzunu sıvazlayıp, onu yatıştırmaya çalıştım:
          “ Tamam, tamam sakin ol! Boş ver!” desem de pek fayda etmedi. Söylene söylene kahveleri doldurdu. 
    Çay ocağından ayrılıp yerime geçtim, bilgisayarımı açıp günün ilk haberlerini okumaya başladım. Günün ilk haberleri yine can sıkıcıydı. Zaten sabah okunan haberlerden ne hayır gelir ki! Biri öldürülür, haber olur, sonra başka biri öldürülür bu da haber olur. Birileri sürekli öldürülür, bu lanet olası durum böyle sürüp gider. Zaten siyaset ve ekonomi okyanus gibi çalkantılıdır. Bir türlü dengeye oturmaz. Ülkeler arasında sürekli bir gerginlik vardır. Petrol ve doğal gaz tüm dünyanın sinirini alt üst etmiştir. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de altının, borsanın ve dövizin bir yükselip bir alçalması herkesi tansiyon hastası yapmıştır. Kısaca söylemek gerekirse günlük gazete haberleri musibetlerle doludur!
   Gelgelelim günün haberlerini okurken, bayan lanet yani sürtük Belma içeriye girdi. Ah tanrım ne felaket bir kadındı! Çantasını bir telaşla masaya fırlattı ve hızlıca odayı terk etti. Ayağında uzun bir topuklu olduğu için kanguru gibi zıplaya zıplaya terk etmişti odayı. Zaten gelişi de kanguru gibi olmuştu.
    Bu sırada Berk müthiş bir enerjiyle içeri girdi. Sabah sabah bu enerjiyi bu sersem herif nerden buluyordu bilemiyorum!
  Siyah deri çantasını masasının kenarına koydu, gür bir sesle:
           “ Günaydın millet!” dedi.
  Domuz Tarık oralı bile olmamıştı. Palavracı Derya hafifçe tebessüm etti, ben de kafa sallamakla yetindim.
             “ Of nasıl bir trafik bu ya, buraya gelene kadar anam ağladı” dedi, bu esnada bilgisayarını çantasından çıkartıp masaya yerleştirdi. Bilgisayar açılırken iğrenç bir şarkı mırıldanmaya başladı. Sabahın köründe bu adamın rezalet sesini duymak gerçekten keyifli bir şey sayılmazdı!Ama bu götoş herif sabahları bunu hep yapıyordu. Bir de o piyasada dönen o şapşal şarkıları söylemesi yok mu, işte en çok buna sinir oluyordum.  
   Berk’in kitabında asla karşı tarafı düşünmek yazmazdı. Katıksız bir
domuzdu işte! Bu başka nasıl açıklanabilirdi ki! Sesi kötü mü iyi mi, biz şarkı dinlemek istiyor muyuz, istemiyor muyuz, bunları asla düşünmezdi. O boktan sesiyle şarkıyı söylerken, bayan gudubet tekrardan içeri girdi ve bilgisayarın karşısına geçti. Nihayet hepimiz birer bok çuvalı gibi bilgisayarların karşısına oturmuştuk. İşe girdiğimiz günden beri durum böyleydi. Birer bok çuvalı gibi bilgisayarların karşısında oturuyorduk. Can sıkıcı evraklarla ve ömür törpüsü dosyalarla dolu bir ofisin içine yerleştirilmiş bilgisayarların karşısına bir bok çuvalı gibi gömülüyorduk! İnanır mısınız onlara birer bok çuvalı olduklarını söylesem hemen bana kızarlardı. Bilirsiniz millet böyle şeylere gerilir! Özellikle Derya’ya ve Belma'ya birer bok çuvalı olduklarını söylesem eminim zaman kaybetmeden beni müdüre şikâyet ederlerdi. Şaka yapmıyorum bu ikisinden her şey beklenirdi.
     Bu iki sürtüğün ruhlarını az çok okuyabildiğim için yanlarına fazla yaklaşmazdım. Bunlar, dizginleyemedikleri hırslarıyla işteki yerlerini sağlamlaştırmak ve daha fazla yükselebilmek adına şirkette dönen tüm dolapları İhsan Korkut'a yetiştirirlerdi. Gerçekten kafamdan uydurmuyorum bunları, amacım onları kötü göstermek filan da değil, ister inanın ister inanmayın ama bu tür olaylara birkaç defa tanık oldum. Kariyer sahibi olmak, yükselmek, şirkette iyi bir pozisyona gelmek bu iki zıpırı hem dedikodu uzmanı, hem de içten pazarlıklı birer yaratık haline dönüştürmüştü
    Gelgelelim saat dokuz buçuğa doğru İhsan Korkut geldi. Daha günaydın demeden asık bir yüzle:
         “  Gelin bakalım odama! Ufak bir toplantı yapacağız” dedi ve odasına geçti. Suratı yine domuzlar gibi asıktı. Hepimiz oturduğumuz yerden kalkıp birer bok çuvalı gibi İhsan’ın odasına doğru yürüdük. Genellikle odasına bu şekilde yürürdük. İçeriye girmemizle birlikte konuşmaya başladı.
       “  Satışlar ne âlemde Belma!” diye sordu suratını şekilden şekle sokarak. Bu cümleyi kurarken nerdeyse ağzıyla burnu yer değiştirecekti, öyle bir gerginlik vardı suratında. Bu arada Belma'da, Berk ve Derya gibi satışla uğraşıyordu. İtici sesiyle müdürün sorusunu yanıtladı:
      “ Fena değil İhsan Bey, her geçen gün daha iyiye gidiyoruz!” dedi. Aslında piyasalarda uzun zamandan beri bir durgunluk vardı. Bu durgunluk da ister istemez satışları düşürmüştü. Yani Belma sırf anı kotarmak için müdüre karşı palavradan gerçek dışı bir konuşma yapmıştı.
     “ Gün içinde rakamları bana yollayın, bir gözden geçireyim! Yönetim satış rakamlarından pek memnun değil!” dedi İhsan Korkut.
Düne kadar olur olmadık yerlerde altına kaçıran, elmalı şeker yiyip vakit öldüren, iki gözü iki çeşme olan çocukların büyüyüp olgunlaştıktan sonra böyle ciddi pozlar vermesi içten içe komiğime gitmiyor değildi!
   Tabii her şey bir yana bu lanet ofiste bizim gibi bok çuvallarının ana işi şirkete para kazandırmaktı. Göt ol, tilki ol, çakal ol, hatta orospu çocuğu ol hiç fark etmez! Eğer sen şirkete para kazandırabiliyorsan oranın kralıydın!
Ne kadar acı değil mi? Hayır hayır, aslında acı filan değil! Sadece mide bulandırıcı! Ciddiyim bakın! Büyük ve uğursuz plazaların içinde var olmaya çalışan şirketlerin gerçeğidir bu. Bu yaşadığımız sistemin gerçeğidir! Bu düzen, kokuşmuş bir düzendir en nihayetinde! Emin olun bu düzenin kokusu lağım kokusundan daha aşağı değildir!
İşte bu yüzden bu lanet sistem midemi bulandırıyordu. Doğru olan ne varsa hepsini silip süpürüyor, bunun yerine egonun ve paranın vahşetini kutsallaştırıyordu. Bunlar acı şeyler değildi, bunlar kusmuk gibi kokan berbat şeylerdi!
    Lanet toplantı bittikten sonra İhsan'ın odasından ayrılıp, yerlerimize geçtik. Yeniden işlerimizi yapmaya koyulmuştuk. Ben, gün içinde yapılan satışları, harcamaları bilgisayara giriyor, kar zarar hesaplamalarını, bütçe açıklarını, nakit giriş çıkışlarını ve finansmanla ilgili diğer işlemleri yapıyordum. O gün de diğer günlerde olduğu gibi mesai bitene kadar başımı kaldırmadan işlerimi yaptım.
    Saat altıyı gösterdiğinde hızlıca ofisten çıktım. Biraz hava almak ve günün stresini atmak için yürüyerek eve geçtim. Çalıştığım iş yeri eve yakın olduğundan genellikle eve yürüyerek geçerdim.  
     Eve girer girmez üzerimdeki elbiselerden kurtulup kendimi yatağa attım. Yine pestilim çıkmıştı. Yine kendimi berbat hissediyordum. Her zamanki gibi kendime ve insanlara öfkeliydim.
     Günün yorgunluğunu atmak için yarım saat kadar uzandım. Sonra mutfağa geçtim, kendime bir kahve yaptım. Salona geçip Dvd'ye bir çizgi film koydum ve onu izlemeye başladım
Birkaç yıldır çevremdeki insanlar çizgi film izlediğim için beni sürekli eleştiriyorlar hatta benimle alay ediyorlardı!
        “ Sen artık büyüdün bırak bu işleri!” “ Çizgi filmleri çocuklar izler bir de boş beyinli embesiller! ”… gibi laflar edip, asabımı bozuyorlardı. Onlara göre çizgi film izleyecek çağı çoktan geçmiştim! Lanet olsun! Oysa henüz sadece yirmi dört yaşındaydım ve öyle çok yaşlı biri de sayılmazdım hani!
    Sabaha karşı gözlerimi açtığımda her şey yine eskisi gibiydi. Lanet olası bir makineden farkım yoktu. Kodumun alarmı çaldı ve zank diye uyandım. Gözlerimi açtım, yatak odasını şöyle bir süzdüm. Odanın hali perişandı! Ama bu umurumda değildi!
Ben, komutlardan nefret ediyordum. Bir de alarm sesinin uykumun içine etmesinden!