31 Temmuz 2015 Cuma

2015 YENİ YIL PASTAMIZ


30 Temmuz 2015 Perşembe

DON YUAN ALAVER ADLI ROMANIMIN GİRİŞİ

Aslında benim kalemimden dökülen şey sihirlerdir. Yalnız sizler bunu sözcükler şeklinde görürsünüz!
        TUNA ÖKTEN

DON YUAN ALAVER

RİYOBO'YA YOLCULUK

Karanlık çağa yapışınca garip yaratıklar/ Ürperir insanlar, evlerin ışıkları söner/ O zaman görünür Don Yuan Alaver, bir hayalet gibi/ Siyah maskesiyle ve tozlu peleriniyle.


  1. BÖLÜM
KAHRAMAN OLMAK İSTERDİM

Sıkıntılı ve işe yaramaz bir hayatım vardı. Kahrolsun! Bu gerçekten can sıkıcıydı! Mesela yaşadığım evin holü ve salonu istediğim gibi değildi. Tuvaletin sıvası dökülmüş, tavanlar rutubetten dolayı yosunlaşmış, perdelerin rengi iyice solmuştu. Bunların hepsi can sıkıcı şeylerdi!
Küçük ve eski televizyonun tüpü eskimiş olduğu için görüntü biraz pembeye kaçardı. Bu yüzden bu televizyona pembe panter diyordum.
Televizyonun hemen yanında ikinci el ev malzemeleri satan bir dükkandan aldığım plastik bir masa vardı. Plastik masanın üstünde ise geç açılan ve fabrika gibi gürültülü çalışan bir laptop vardı ki, akıllara zarardı.
Haliyle; komik, heyecanlı, ferah, rahat ve neşeli olan şeyler beni terk etmişti. Huzur dağlara kaldırılmıştı. Mutluluk, farenin bile giremeyeceği bir deliğe hapsedilmişti. Bunlardan da önemlisi, ailem benden umudu kesmişti.
Onlar için en büyük mutluluk ve övünç kaynağı kardeşim Bahadır’ın başarılarıydı. Bahadır, ailemin hayallerinde kurmuş oldukları ideal yetişkin kavramını hayata taşımış, bir doktor olmuştu.
Annem, onun başarılarını insanlara böbürlenerek ve gururlanarak anlatır, konu benden açılınca kadıncağız akrep yutmuş gibi birden sessizleşiverirdi. Yüzü asılır, buğulu gözlerini insanlardan kaçırır, sürekli konuyu değiştirmeye çalışırdı.
Lafı uzatmadan söylemek gerekirse, ailem için gizliden gizliye bir karın ağrısı olmuştum. Doğru dürüst bir iş sahibi bile olamamıştım
Gelgelelim zamanı gelince ne fiziksel, ne de ruhsal olarak hiçbir benzerlik taşımadığım kardeşim Bahadır evlendi.
Bense ucube hayatıma tam gaz devam ediyor, hayal kurarak ve hayal kırıklıkları yaşayarak, öfkeyle ve sıkıntıyla, çılgınlar gibi dönen dünyaya ayak uydurmaya çalışıyordum. Kısaca, bir tekne, dalgalı sularda nasıl sallanıyorsa, işte ben de İstanbul’da o şekilde sallanıyordum.
Çalıştığım işlerde hiçbir zaman yıldızı parlak biri olamadım. Kimi zaman hor görülüp, dışlanmışımdır. Entrikalara maruz kalıp uzaylı muamelesi gördüğüm de olmuştur. İnanır mısınız, bazen ortaya çıkıp kendimi göstermek istediğim zamanlar olmuştur. Bunu cidden istemişimdir! Ama tuhaf bir güç, yani adını koyamadığım değişik bir güç ne yapıp edip beni her defasında geriye doğru çekmeyi başarmıştır!
Karanlıkta uyuklayan mezar taşları aşkına! Yaşam yıldızımla ilgili gerçeklerden biri de şu ki, çevremdeki insanlar sürekli beni görmezden geldiler ve ya görmek istemediler!
Oysa deli bir ruhum vardı. Çılgınlığı severdim ve ihtiraslı bir ölümlüydüm. Her şeyden önce kadınlara ölesiye tutkundum. Evet, yanlış duymadınız.. Kadınlar benim en büyük zaaflarımdan biriydi. Onlara daha çekici görünmek için gizemli ve karşı konulamaz bir vampir olma haylim bile vardı.
Köpek ısırdı, kedi tırmaladı, yaşadığım bu kahrolası evde gecenin bir yarısı fare burnumu kemirmeye kalkıştı; yalnız bir vampir odama girip de boynumu ısırmadı, kanımı emmedi! Bu yüzden çağlar içinde sürekli nefes alıp yaşamak isteyen ben, bir ölümlü olmaktan öteye geçemedim ve vampir olma hayallerimi hep sonralara, daha daha sonralara erteledim.
İşte tüm bu nedenlerden dolayı hayatım sürekli yutkunmayla geçti. Sürekli boğazımdan gelen ağrılarla boğuştum. Sürekli insanların başarılarını izledim. Sürekli güzel kadınların vücutlarına ve gözlerine bakındım durdum. Güzel kadınlar, başka erkeklerin kollarında önümden su gibi akıp gittiler.
Hoş birkaç tane sevgilim de olmadı değil. Olmasına oldu; fakat ya nedensiz yere terk edildim ya da onlarla yıldızım barışmadı.
Mesela eski sevgililerimden birini adamın biriyle sevişirken yakaladım. Bu lanet olay tam olarak şöyle gerçekleşmişti: O akşam sevdiğim şarkıları mırıldanarak evin yolunu tutmuştum, tuhaf bir neşe vardı içimde, bu neşeyle kapıyı açıp odaya girdiğimde birde ne göreyim!
Sevgilim, yatağın içinde adamın biriyle…
Ah! Neyse!
Bu manzara karşısında ayaklarım, gövdem ve başım aynı anda karıncalanmaya başlamıştı. Yatağın içinde sevgilimle yatan tilki yüzlü adamsa olduğu yerden hızlıca ayağa kalkıp odanın dört bir yanına dağılmış kıyafetlerini toparlayıp giyinmeye başlamıştı. Bir yandan boğazından gelen o iğrenç sesiyle: “ Bak dostum! Düşündüğün gibi değil! Gerçekten düşündüğün gibi değil!” demiş ve yılan gibi kıvrılıp odadan sıvışmıştı. Sevgilim dediğim kadın ise lambanın üstünde duran siyah tangasını ve sutyenini alıp hızlıca üzerine geçirmiş, berbat bir halde: “ Düşündüğün gibi değil! Bana inan! Lütfen!” deyip beni yatıştırmaya çalışmıştı.
Bu sahne karşısında acıyla sırıtmıştım. Hayır, sadece acıyla değil aynı zamanda nefretle sırıtmıştım. Ellerimle gözlerimi kapatarak onun ağzından ne çıktıysa bende aynısını alaycı bir dille söylemeye başlamıştım:
Düşündüğün gibi değil! Bana inan! Lütfen!”
Böyle yapınca ağlamaya başladı:
Ağlamayı kes! Kes diyorum sana! Ağlaması gereken biri varsa o da benim!” diye haykırdım. Sesim bir hayli yüksek çıkmıştı. “ Çabuk giyin ve çık buradan. Çabuk çabuk! Hadi diyorum sana! Giyin ve çık!”
Bu trajik olayın ruhumda yarattığı deprem aylar boyu sürdü.
O lanet sahneyi hiç ama hiç unutamadım.
Bunun dışında bir başka sevgilim, parasız olduğumu ileri sürerek benden ayrıldı. Olay şöyle gerçekleşmişti. Bir gün kızla çay içmeye pastaneye gittik. Etrafta karınca gibi gezinen siyah saçlı garsona el işareti yaptım. Garson bir telaşla yanımıza geldi: “ Evet siparişleri alayım!” dedi.
Bize iki çay!” dedim.
Garson,
Tamam!” deyip yanımızdan ayrıldı. Bu esnada sıra dışı kişiliğimi kız arkadaşıma göstermek için ortaya sıra dışı bir konu atayım dedim:
Canım uzay hakkında ne düşünüyorsun?”
O da nerden çıktı şimdi!” dedi.
Belki de uzay dediğimiz şey kocaman bir yaratığın karın boşluğudur!” dedim
Önce bir sustu. Fırtına öncesi sessizlik gibiydi bu suskunluk. Sonra birden boğalar gibi köpürüverdi.
Yeter be yeter! Biraz paradan, mülkten haber ver! İşin gücün sabah akşam çay içmek ve saçma sapan konuları ortaya atıp vakit öldürmek, neymiş uzay kocaman bir yaratığın karın boşluğuymuş! Dön artık, gerçeklere dön! Bu ülkede hiç kimse uzaydan konu açarak zengin olmadı!” dedi
Çayı ve uzay sohbetlerini sevdiğini düşünmüştüm!” dedim titrek bir sesle.
Daha cümlemi bitirmemiştim ki, sevgilim dediğim asi kız oturduğu sandalyeden kalktı ve öfkeyle masayı terk etti.
Bu keyifsiz maceraları yaşarken, kardeşim Bahadır yükselmeye devam ediyordu. Adam bir ispinoz gibi yükseliyordu. Ne bileyim bir çalı kuşu gibi yükseliyordu. Bir kartal ve bir şahin gibi havada kavisler çizerek yükseliyordu. Yükselirken eğleniyordu, etrafına şakalar yapıyordu ve insanlar onu seviyordu. İnsanlar ona değer veriyordu. Kısaca söylemek gerekirse, aranılan bir adamdı Bahadır. Bense tam tersine bir fare gibiydim. Bir köstebek ve bir yeraltı böceği gibiydim. Sürekli dibe doğru iniyordum.
Bunu az çok bilirsiniz! İnişler, çıkışlar kadar eğlenceli değildir. Yani yerin tanrısı Hades, göğün tanrısı Zeus kadar merhametli değildir.
Aslında sadece Bahadır değil, arkadaşlarım da bir dönem sonra müthiş bir yükselişe geçmeye başladılar. Nasıl olduysa lise arkadaşlarımdan biri, belediye başkanının yanına özel kalem müdürü oldu. Başka bir arkadaşım kulüplerin, eğlence ortamlarının aranan ismi olup çıkıverdi. Birçoğu evlenip, yuvalarını kurdular. Hafta sonu pikniklerine gidip geldiler. Balık tutmak gibi, avlanmak gibi, iskambil oynamak gibi hobiler geliştirdiler.
Zamanla benimle olan bağlarını kopardılar. Çünkü onların gözünde ben, bir baltaya sap olamamıştım. Oysa ben de herkes gibi yükselmek ve iyi yerlere gelmek istiyordum. Sevilen ve aranan bir adam olmak istiyordum; fakat görünmeyen bir el, yani yazgım iyi yerlere gelmemi engelliyordu sürekli
Ah, yüce hayali diyarlar ve çağlara gömülen yazıtlar! Artık içimdeki Napolyon’u uyandırmalıydım. Yalnız kötü talih bu olsa gerek! İçimdeki Napolyon ölümcül bir kış uykusuna yatmıştı ve bir türlü uyanmak bilmiyordu. Kısacası sefilin tekiydim ve para para para diye haykıran bu gösterişli diktatörü bu haldeyken uyandırmak şimdilik imkânsız gibi gözüküyordu.



29 Temmuz 2015 Çarşamba

MİSTİK ODA

MİSTİK ODA
* Çocukken en büyük düşlerimden biri, bir hayalet avcısı olmaktı. Bunu iki sebepten dolayı düşledim; birincisi mistik olaylara karşı önlenemez merakım; ikincisi, insanlara tuhaf görünen maceraları çekici bulmam. Galiba bugün bu yüzden bir sürrealistim
TUNA ÖKTEN
İzmir'de yaşayan ve ticaretle uğraşıp güzel paralar kazanan tüccar
dayım bir gün, hem de oldukça sıradan bir gün beni arayıp Eski Foça
taraflarında bir tatil köyü devraldığını söyledi.
Bana telefonda: “ Artık büyük işler yapıp daha büyük paralar kazanmak istiyorum evlat! Zirveye çıkmak istiyorum. İstersen bu süreçte benim yanımda çalışabilirsin!” dedi.
Olabilir dayı! Biraz düşünmem gerekiyor” dedim
Bir an önce düşün ve kararını ver! Seni en kısa zamanda İzmir'e bekliyorum!”
Açık konuşmak gerekirse o sıralar kafam bir hayli karışıktı. Sevdiğim kızla birtakım sebeplerden dolayı ayrılmıştık. Okuldan yeni mezun olmuştum. Ne yapayım ne edeyim derken dayımın teklifini kabul ettim. Annemle babamın karşısına geçip:
Aslında bir an önce askere gitmem lazım. Askerden sonra bir an önce güzel bir işe girmeliyim ve vakit kaybetmeden evlenmeliyim. Çok iyi biliyorum ki torun sahibi olmak istiyorsunuz! Bunların hepsini çok iyi biliyorum ama içimden bir ses bunlardan önce Foça’ya gitmem gerektiğini söylüyor! Siz ne dersiniz?” dedim.
Annem ve babam önce birbirlerine şaşkın şaşkın baktılar. Kısa süren şaşkınlığın ardından babam, gözlüğünü yüzünden çıkartıp: “ Bu hayat senin hayatın, kararları kendin vereceksin!” dedi. Ve ben bu cümlenin ardından hızlıca odama geçip tuhaf bir mutlulukla bavulumu hazırlamaya koyuldum!
Bir gün sonra akşam otobüsüyle İzmir yollarına düştüm. Sabah sekiz sularında İzmir'e varmıştım. Dayımla otogarda buluştuk ve birlikte ofise geçtik. Arabayı sürerken verdiği nutuklar ofiste de tüm hızıyla devam etti:
İş dünyası sırtlan kaynıyor evlat! Ortam belirsiz ve can sıkıcı! Bugün ben zenginim diyen yarın bir bakmışsın sefilin teki olmuş! Bu yüzden çok dikkatli olmamız gerekiyor!”
Anladım!”
Şimdi seni otele götüreceğim. Birkaç aya kadar sezon başlar! Yaza kadar yapmamız gereken bir ton iş var! Kendini hazır hissediyor musun?”
Hazırım!” dedim gırtlaktan gelen bir sesle
Hadi vakit kaybetmeden otele geçelim!” dedi ve tekrardan arabaya atlayıp otelin yolunu tuttuk.
Gelgelelim iki bin dört yazının sonuna kadar Eski Foça’da o otelde çalıştım. Dayımın dediği gibi o yaz gerçekten çok yoğun geçmişti. Sezon bittiğinde ise ailemin yanına dönmek yerine İstanbul’a gitmeye karar vermiştim.
Babam telefonda bana: “ Karar senin kararın, biz senin kararlarına her zaman saygı duyarız!” demişti. Ben de babama:
Teşekkürler baba! Sizi asla hayal kırıklığına uğratmayacağım! Bana inanın!” demiştim.
İstanbul’daki ilk günlerimi, Pera taraflarında bir otelde geçirdim. Yalnız bu otelin fiyatı biraz fazla olunca, daha ucuz bir otele geçmeye karar verdim. Tarlabaşı’nda kokuşmuş, izbe ve ucube bir otele yerleştim.
Günler düşündüğümden daha da sıkıcı geçiyordu! Yalnızdım, işim yoktu, arkadAşım yoktu, düşünceliydim, cebimdeki para her geçen gün azalıyordu ve galiba biraz da korkuyordum. Evet korkuyordum. İstanbul, beni gizliden gizliye korkutuyordu. Özellikle bazı zamanlar Beyoğlu’nun karanlık sokaklarında boğulacak gibi oluyordum.
Yüce tanrım! Niçin gelmiştim buraya! Ne işim vardı bu büyük şehirde! Zengin olmak için mi buradaydım? Yeteneklerimi keşfetmek için mi gelmiştim buraya? Macera olsun diye mi? Yazar olmak için mi? Tüccar olmak için mi? Yoksa sadece laf olsun diye mi böyle bir yolculuğa kalkışmıştım.
İnanın buraya neden geldiğimi ben de tam olarak bilmiyordum. İçimden bir ses bir an önce ailemin yanına dönmemi söylüyordu. Diğer bir ses de “ Hayır burada kalmalısın! Burada yaşayacakların henüz bitmedi
!” diyordu. Yaşadığım çelişkiler büyük boyutlardaydı!
Günlerim genellikle Beyoğlu'nda geçiyordu. Mağazaları, kiliseleri, dükkânları ve eski mimarı yapıları izlemek zamanla hoşuma gitmeye başlamıştı. Nasıl desem, bu sanatsal şehir Van Gogh ve Picasso’nun fırçalarından çıkmış gibiydi sanki. Bu yüzden kimi zaman gözlerime mucize bir şehir gibi görünüyordu. Ama ne yazık ki oteldeki odaya bu şehre alıştığım gibi alışamamıştım. Çünkü kaldığım odada içimi sıkan, boğucu ve tam olarak adını koyamadığım bir şeyler vardı. Duvarlarında gezen böcekler canımı sıkıyordu. Tavanı rutubetliydi ve yattığım şilte çürümüş sıçan gibi kokuyordu. Ama içimi sıkan bu saydıklarımın dışında bir şeydi. Aslında yapmam gereken şey çantamı alıp bir an önce bu odayı terk etmek olmalıydı; ama adını koyamadığım bir güç beni bu odanın içinde tutuyordu.

***
Dayımdan aldığım para bitme noktasına gelince, otelin parasını çıkarabilmek için küçük bir kafede çalışmaya başladım. Sabah dokuz, dokuz buçuk gibi işe gidiyor, akşam on sularında da otele geri dönüyordum. Bu esnada birkaç arkadaş da edinmeye başlamıştım.
Çalıştığım yer Tünel taraflarındaydı. Otelle iş arası gidip gelirken, etrafı izlemek hoşuma gidiyordu. Gerçekten Beyoğlu gizemli bir caddeydi. Tarihi mimarisi Osmanlı imparatorluğu'na dayandığı için caddeyi çevrelyen yapılar eskimişti; fakat buna rağmen cadde bir yıldız gibi parlıyordu. Bununla birlikte Beyoğlu, kalabalık bir caddeydi ama bu caddeye kalabalık yakışıyordu. Hüzünlü bir caddeydi, yalnız hüzün bu caddeyi tamamlıyordu. Ortadan geçen kırmızı renkli ve orjinal tasarımlı tramvay ise bu caddenin ruhuydu. Kısaca mimarisiyle, insan profilleriyle, mağazalardan gelen müzikleriyle bu caddenin dokusu ruhumda değişik duygular uyandırıyordu.
Yalnız ne var ki bu şehre para yetiştirmek ölümdü! Hayatımı idame ettirebilmek için sürekli bir şeylerden kısmak zorunda kalıyordum. Her defasında kafamda hesaplar yaparak gözüme kestirdiğim restoranlardan birine girmek canımı fazlasıyla sıkıyordu! Ama yapacak bir şey yoktu!
Yine bir akşam karnımı doyurmak için bin bir türlü çelişkiyle restoranlardan birine girdim. Garsona yemek siparişini verdikten sonra cebime sıkıştırdığım Albert Camus' un Yabancı adlı romanını çıkartıp okumaya başladım. Yemek gelince kitabı tekrardan cebime koyup önümde duran yemekleri kısa süre içerisinde silip sürürdüm. Hızlı yediğim için yemek mideme oturmuştu ve bu yüzden karnım balon gibi şişmişti. Bu şişkinliği azaltmak için caddenin bir ucundan diğer ucuna iki üç defa yürüdüm. En son ufak bir yere geçip sıcak bir çayla içimi ısıttım. Bütün gece o sokakta bir başıma gezinmiştim! Zaman öylesine hızlı akmıştı ki havanın nasıl karardığını anlayamamıştım bile!
Otelin kapısına vardığımda saat on ikiyi gösteriyordu. Yavaş adımlarla merdivenleri çıktım. Odamın kapısını açmak için cebimdeki paslı anahtarı çıkardım, sağa doğru çevirdim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde daha önceden tanımadığım, hafiften asık yüzlü, biraz karamsar bakışlı ve zayıf görünümlü bir adamla yüz yüze geldim.
Yüce tanrılar! Sen de kimsin! Ne işin var odamda” diye haykırdım
Odama izinsizce giren adam keskin bakışlarıyla gözlerimin içine bakıyordu
Tekrardan yüksek bir sesle: “ Size söylüyorum, duymadınız mı? Ne işiniz var odamda, hangi hakla buraya girdiniz! Lütfen sizi şikayet etmeden burayı terk edin!” diye bağırdım.
Sesini fazla yükseltme!” dedi tiz bir sesle: “ Ben, ozan William Shakspeare’im!” dedi ve yanıma yaklaştı.
William Shakespeare’mi? Memnun oldum ben de George Washington! Odanın ucubeliğini hoş görün!” dedim alaycı bir dille
Hah hah hah!” deyip güldü
Bak serseri çabuk odamdan çık, eğer çıkmazsan!”
Evet, çıkmazsam ne yaparsın!”
Eğer çıkmazsan burnunu kırarım!” dedim yumruğumu sıkarak
Burnumu mu kırarsın! Hah hah hah!”
Her şeye saçma sapan gülmeyi keser misin lütfen!”
Ahbap, saçma sapan bir şey hoşuna gider ve gülersin. Saçma sapan bir trajedi canını sıkar ve üzülürsün!”
Ne demek istiyorsunuz!” dedim.
Yanıma iyice yanaşıp:
Ne kadar karışık değil mi her şey?”
Dediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum!”
Oyunlarımı okudun mu hiç!” dedi
Hangi oyunlarınızı?”
Hamlet, kral Lear, Macbeth... Tam otuz yedi oyun yazdım. Eğer bir elli yıl daha yaşasaydım bir otuz yedi oyun daha yazardım. Eğer çağlar boyu yaşayabilseydim, yani ölümsüz bir bedene sahip olabilseydim, yüzlerce hatta binlerce oyun yazardım! Ama tabii bu imkansız!” dedi ılık bir sesle.
Siz delirmişsiniz! Lütfen odamdan çıkın artık, aksi takdirde polisi aramak zorunda kalacağım!” dedim sert bir sesle
Polis mi! Hah hah hah! Aramanızı pek tavsiye etmem!”
Nedenmiş o?” diye sordum ablak bir ifadeyle
Çünkü William Shakspeare’le konuştuğunuz için sizi deliler hastanesine yatırabilirler! Bu da sizin için pek hoş olmaz!” dedi
Şu William Shakespeare zırvalığını kesin artık! Kimsiniz ve odamda ne arıyorsunuz, bana bunu söyleyin!” dedim bir kez daha oldukça sert bir ifadeyle.
Uzun saçlı, siyahlar giyinmiş adam hafif bir tebessümle: “ Söyledim ya kaç kere söyleyeceğim! Ben İngiliz ozan Will! Yani ailem ve arkadaşlar bana böyle seslenirlerdi! Will inekleri ahıra götür, Will bakkaldan ekmek al, Will o soylu kızına gönlünü kaptırma, Will sone yazarlığında para yok, Will zengin olmak için yazarlık yapma, Will görünmeyen şeylere kulak asma, Will gerçeklere dön, Will cadılardan ve büyücülerden uzak dur, Will tuzaklara düşme, Will bu kadar tutkulu ve hırslı olma! Will, fazla sevişip insanların huzurunu kaçırma… ”
Gözlerimi ovuşturup, “ Galiba sonunda delirdim!” diye içimden geçirdim.
Kendini Shakspeare diye tanıtan adam kısık sesle: " Ey kalemin içinden doğan ruh. Şimdi kaldır başını ve bana bak!"
Başımı kaldırıp, kendini Shakespeare zanneden deliye baktım. Adam inceden gelen bir tonla bir şeyler fısıldadı. O fısıltıyla birlikte birdenbire içimden dışarı doğru parlak bir ışık fırladı. Deli adam tok bir sesle: " İşte içindeki hayalet!" dedi.
Tanrım neler oluyor burada!” diye haykırdım
Hala William Shakespeare olduğuma inanmıyor musun!” dedi
Şey… Iıı… Sen bence bir rüyasın, evet evet bir rüyasın sen, tepeden tırnağa bir rüyasın. Şimdi kendime bir tokat atacağım ve bu lanet olası kabustan uyanacağım!” dedim ve sağlam bir şaplak indirdim suratıma. Yalnız ne yazık ki karşımdaki adam ve hayaletim hala karşımda duruyorlardı. Sakallı adam gülümsedi:
Rüya olmadığıma inandın mı şimdi?” dedi
Ama sen ölmemiş….!”
Şııışşt! Sesiz ol, bunları düşünme şimdi!” dedi.
Rüya mıydı, gerçek miydi bilmiyorum ama bu adamın William Shakespeare olduğuna inanmıştım. Bu oydu başkası olmazdı. Bunu hissetmiştim. Hamlet’in karşısına nasıl Danimarka kralının hayaletini çıkarttıysa şimdi de benim karşıma kendi hayaletimi çıkartmıştı.
" Konuş hayaletinle!" dedi kısık sesle.
Bu esnada hayaletim odanın içinde dört dönüyordu.
Ben gözlerimi açmış ve dikkatlice hayaletimin yaptığı akrobatik hareketleri izliyordum. Bana göre oldukça hareketliydi. Tabii her şeyden önce şeffaftı ve her an kaybolacak gibi bir havası vardı.
Yavaş adımlarla ona doğru yaklaştım. Ellerimi uzatıp ona dokunacaktım ki, o birden tavana doğru havalandı.
Bu esnada Shakespeare ikimizi de meraklı gözlerle izliyordu.
Ben, " Neden benden kaçıyor?" diye sordum.
William: " Ruhun karışık. Bu yüzden hayaletinle yüzleşemiyorsun!" dedi.
" Nasıl karışık olmasın ki. Şu odaya bakar mısın? Şu renk değiştirmiş boktan duvarlara ve duvarın üzerinde sik gibi gezinen şu böceklere bakar mısın? Karışık olması normal değil mi?" dedim.
Shakespeare: " Yo yo hayır, bunlar hayaletinle yüzleşememen için neden teşkil etmiyor! Sadece konsantre ol ve hayaletini hisset. Kendi varlığını hisset. Hadi artık, hayaletinle yüzleş! O senin kendi öz varlığın!" dedi. Gözlerimi kapattım. " Bunu yapabilirsin oğlum" dedim içimden. Tekrardan gözlerim açtığımda hayaletim tavanın üzerinden bana doğru gelmeye başladı. Shakespeare heyecanla beni izliyordu. Coşkuyla: “ İşte oluyor! Olmak ya da olmamak ahbap, büyük gerçek sadece bundan ibaret! Oluyor işte görmüyor musun, yüzleşiyorsun hayaletinle! ” dedi. Hayaletim, yavaş yavaş yanıma yaklaştı
Shakespeare melodik sesiyle: " Yüzünü hayaletin yüzüne yaklaştır ve gözlerinle hayaletin gözlerinin içine bak!" dedi.
Will'in dediğini yaptım ve hayaletime doğru yaklaştım. Gözlerim artık onun şeffaf ve parlak gözlerine değiyordu. Sonra aniden beni içine doğru çekti.. Sanki bir uçurumdan aşağıya düşer gibi bir hisle yere güm diye düşüverdim.
Uf başım!” diye inledim
Shakespeare yanıma geldi hemen, bir doktor gibi kaldırdı bedenimi ve özenle beni yatağa yatırdı:
" İyi misin? Bir şeyin var mı" diye sordu...
" Allahım? Bu da neydi?" dedim şokum etkisiyle.
Shakespeare:
" Hayaletinin içinde neler gördün, anlat bakalım!" dedi güvenilir bir ses tonuyla
" İnanmayacaksın belki ama tüm çağlar önümden bir şerit gibi geçiverdi!”
Doğrudur! İnanırım!” dedi
Tüm işleyişi gördüm! Sanki yüzlerce binlerce hatta onbinlerce insan üstüme doğru koşuyordu! Her şey çok karışıktı, yahut bana öyle geldi! Çığlıklarla gelen doğum, çocukluk, gençlik, yaşlılık ve ölüm birbirine karışmıştı! Yıkılışlar, kuruluşlar, girdaplar, takılan maskeler, sevişmeler, ölümcül hastalıklar, cinayetler, kıskançlık, iyilik, kötülük, merhamet ve tüm kuruntular; hemen hemen hepsi birbirine karışmıştı! Sonra karanlık bir mağaranın içinde buldum kendimi! Bu mağranın içinde yaşayan karanlık ruhlar, ürpertici sesleriyle peşime düşmüşlerdi. Bense onlardan kaçıyordum. Nasıl anlatsam, karanlığın ve lanetin içinde kaybolmuş gibiydim! Derken bu karanlık birdenbire sona erdi, peşimdeki ruhların sesi kesildi. Her yanım ışıkla dolmaya başladı, çevremi kaplayan ışık bir süre sonra bana tüm işleyişi gösterdi! ”

Shakespeare sırıttı. Bu haliyle Johnny Depp’i andırıyordu. Yalnız biraz daha tuhaf bakışlısıydı. Pörtlek gözlüyüdü ve sakalı Depp’e göre biraz daha inceydi. 

YERALTI BÖCEKLERİ


YERALTI BÖCEKLERİ ( devamı kitabın tamamında)

Bazen hayattaki her şey komiğime gidiyor! Gülüyorum, gülüyorum ve bir süre sonra gülmekten tükenecek gibi oluyorum. Biliyorum bu özünde iğrenç bir durum. Gerçekten iğrenç ve cehennemlik bir durum! "
TUNA ÖKTEN

1.
Ofisten içeri girdiğimde tek amacım içerdeki pisliklere günaydın demeden yerime oturmaktı. Ve öyle yaptım ben de, kimseye günaydın demeden fütursuzca yerime oturdum!
Gözlerimin önünde hala Charles Bukowski'nin çılgınca kurduğu cümleler dolanıyordu. Suratım kireç gibiydi ve korkunç asıktı ve bunun farkındaydım ve işte tam o sıra Belma Kuru’yla göz göze geldim. Sonra gözlerimi kaçırdım ondan! Neden mi kaçırdım gözlerimi? Çünkü Belma'dan nefret ediyordum. Çünkü beter böceğin tekiydi! Kadın sanki dünyaya içten pazarlıklı ve ikiyüzlü olmak için gelmişti!
İnanın bana dünyanın en beter insanlarından biridir Belma! Şaka yapmıyorum, abartmıyorum da! Onu biraz tanısanız onun ne kadar yapmacık, ne kadar haydut ve ne kadar işe yaramaz biri olduğunu anlarsınız!
Motorsiklet aşığı olan Berk Kuytu ise onun erkek modelidir! Ciddiyim bakın, acayip bir vakadır bu adam! Ama her şeyden önce tam bir bukalemundur! Kodumun sahtekârı bir ton palavrayla gündüzü geceye, geceyi gündüze bağlar durur. Yalakalık bu adamdadır, renkten renge girme bu adamdadır, dalavere bu adamdadır, küstahlık bu adamdadır, kaypaklık bu adamdadır.. Emin olun aklınıza gelebilecek tüm rezillikler bu adamdadır. Teknolojide yeni çıkan ürünlerin işleyişini hiç kimse bu yaratıktan daha iyi bilemez! Daha da kötüsü her şeyin en iyisini ve en güzelini bu piç kurusu yapmıştır. En güzel piliçlerle bu gerizekalı sevişmiştir. Tatilin en güzelini bu sersem yapmıştır. En büyük maceraları, en büyük aşkı, en büyük olayları bu uğursuz herif yaşamıştır!

Ah, ne rezil bir adamdır tanısanız bana hak verirsiniz! Geçenlerde şirketten izin alıp Antalya taraflarında bir sahil kasabasına tatile gitti. Oradan bilmem kaç liraya fötr bir şapka almış! Neyse tatilden geldi bu, böbürlene böbürlene bu şapkanın dünyanın en güzel ve havalı şapkası olduğunu filan anlattı bizlere! Üşenmedi anlattı!