18 Haziran 2016 Cumartesi

AH GÜZEL KALİFORNİYA

Kaliforniya! Meleklerin ve  sanat perilerinin bir araya geldiği gerçek üstü yer! biliyorum, bunu çok iyi biliyorum  ki hala Charles Bukowski'nin  ruhu caddelerinde geziniyor. Hatta kuytu köşelerinde John Fante'yle beraber karşılıklı viski yudumluyorlar. Birlikte edebiyat parçalıyorlar ve barların kuytu yerlerinde cin korosuyla bir müzik tutturmuşlar. Kadınların sıkı kalçalarına bakıyorlar ve iç geçiriyorlar. Bir daha dünyaya gelsek ve önümüze çıkan cıvırları becersek diyor Charles Bukowski, John Fante'ye.
Eh Kaliforniya hayallerin ve gerçeklerin hep diri kaldığı hayat dolu yüce vilayet! Uçsuz bucaksız  uzayan sahilleriyle ve gökyüzüne kıvrılan palmiye ağaçlarıyla dünyayı kendine bir mıknatıs gibi çekiyorsun.

12 Mayıs 2016 Perşembe

DORİN ALAVER: SİHİRLİ TAŞIN PEŞİNDE.

Mail adresi: tuna_okten@hotmail.com 
   
   DORİN ALAVER: SİHİRLİ TAŞIN PEŞİNDE, adlı kitabın (ebook pdf formatında)  tamamına sahip olmak isteyenler bu mail adresinden benimle irtibata geçebilirler. 
    Fiyat: 3 TL 
    Dili: Türkçe
    Yayınevi: Q Kitap 
    Dili : Türkçe | ISBN : 2789785887546  

   Türü: Fantastik, komedi



Aslında benim kalemimden dökülen şey sihirlerdir. Yalnız sizler bunu sözcükler şeklinde görürsünüz!
                                                                                                                                                            TUNA ÖKTEN

DORİN ALAVER

SİHİRLİ TAŞIN PEŞİNDE

                     Karanlık çağa yapışınca garip yaratıklar/ Ürperir insanlar, evlerin ışıkları söner/ O zaman görünür Dorin Alaver, bir hayalet gibi/ Siyah maskesiyle ve tozlu peleriniyle.


1.      BÖLÜM
    KAHRAMAN OLMAK İSTERDİM

         Sıkıntılı ve işe yaramaz bir hayatım vardı. Kahrolsun! Bu gerçekten can sıkıcıydı! Mesela yaşadığım evin holü ve salonu istediğim gibi değildi. Tuvaletin sıvası dökülmüş, tavanlar rutubetten dolayı yosunlaşmış, perdelerin rengi de iyice solmuştu.
        Köşede duran küçük ve eski televizyonun tüpü eskimiş olduğu için görüntüsü biraz pembeye kaçardı. Bu yüzden bu televizyona pembe panter diyordum.
       Televizyonun hemen yanında ikinci el ev malzemeleri satan bir dükkandan aldığım plastik bir masa vardı. Plastik masanın üstünde ise geç açılan ve fabrika gibi gürültülü çalışan bir laptop vardı ki, akıllara zarardı.
       Haliyle komik, heyecanlı, ferah, rahat ve neşeli olan şeyler beni terk etmişti.
       Vay canına her şey berbat bir şekilde gelişmişti!
      Huzur dağlara kaldırılmıştı. Mutluluk, farenin bile giremeyeceği bir deliğe hapsedilmişti. Ama daha da önemlisi, ailem benden umudu kesmişti.
      Onlar için en büyük mutluluk ve övünç kaynağı kardeşim Bahadır’ın başarılarıydı. Bahadır, ailemin hayallerinde kurmuş oldukları ideal yetişkin kavramını hayata taşımış, bir doktor olmuştu.
Yazıklar olsun bana!
      Annem, onun başarılarını insanlara böbürlenerek ve gururlanarak anlatır, konu benden açılınca kadıncağız akrep yutmuş gibi birden sessizleşiverirdi. Yüzü asılır, buğulu gözlerini insanlardan kaçırır, sürekli konuyu değiştirmeye çalışırdı.
     Lafı uzatmadan söylemek gerekirse, ailem için gizliden gizliye bir karın ağrısı olmuştum.    
    Doğru dürüst bir iş sahibi bile olamamıştım
    Gelgelelim zamanı gelince ne fiziksel, ne de ruhsal olarak hiçbir benzerlik taşımadığım kardeşim      
   Bahadır evlendi.
   Bense ucube hayatıma tam gaz devam ediyor, hayal kurarak ve hayal kırıklıkları yaşayarak, öfkeyle ve sıkıntıyla, çılgınlar gibi dönen dünyaya ayak uydurmaya çalışıyordum. Bir tekne, dalgalı sularda nasıl sallanıyorsa, işte ben de İstanbul’da o şekilde sallanıyordum.
   Çalıştığım işlerde hiçbir zaman yıldızı parlak biri olamadım. Kimi zaman hor görülüp, dışlanmışımdır.     Entrikalara maruz kalıp uzaylı muamelesi gördüğüm de olmuştur. İnanır mısınız, bazen ortaya çıkıp kendimi göstermek istediğim zamanlar olmuştur. Bunu cidden istemişimdir! Ama tuhaf bir güç, yani adını koyamadığım değişik bir güç ne yapıp edip beni her defasında geriye doğru çekmeyi başarmıştır!
   Karanlıkta uyuklayan mezar taşları aşkına! Yaşam yıldızımla ilgili gerçeklerden biri de şu ki, çevremdeki insanlar sürekli beni görmezden geldiler yahut görmek istemediler!
   Oysa deli bir ruhum vardı. Çılgınlığı severdim ve ihtiraslı bir ölümlüydüm. Her şeyden önce kadınlara ölesiye tutkundum. Evet, yanlış duymadınız.. Kadınlar benim en büyük zaaflarımdan biriydi. Onlara daha çekici görünmek için gizemli ve karşı konulamaz bir vampir olma haylim bile vardı.
   Köpek ısırdı, kedi tırmaladı, yaşadığım bu kahrolası evde gecenin bir yarısı fare burnumu kemirmeye kalkıştı; yalnız bir vampir odama girip de boynumu ısırmadı, kanımı emmedi! Bu yüzden çağlar içinde sürekli nefes alıp yaşamak isteyen ben, bir ölümlü olmaktan öteye geçemedim ve vampir olma hayallerimi hep sonralara, daha daha sonralara erteledim.
    İşte tüm bu nedenlerden dolayı hayatım sürekli yutkunmayla geçti. Sürekli boğazımdan gelen ağrılarla boğuştum. Sürekli insanların başarılarını izledim. Sürekli güzel kadınların vücutlarına ve gözlerine bakındım durdum. Güzel kadınlar, başka erkeklerin kollarında önümden su gibi akıp gittiler.
   Hoş birkaç tane sevgilim de olmadı değil. Olmasına oldu; fakat ya nedensiz yere terk edildim ya da onlarla yıldızım barışmadı.
   Mesela eski sevgililerimden birini adamın biriyle sevişirken yakaladım. Bu lanet olay tam olarak şöyle gerçekleşmişti: O akşam sevdiğim şarkıları mırıldanarak evin yolunu tutmuştum, tuhaf bir neşe vardı içimde, bu neşeyle kapıyı açıp odaya girdiğimde birde ne göreyim!
   Sevgilim, yatağın içinde adamın biriyle…
   Ah! Neyse!
   Bu manzara karşısında ayaklarım, gövdem ve başım aynı anda karıncalanmaya başlamıştı. Yatağın içinde sevgilimle yatan tilki yüzlü adamsa olduğu yerden hızlıca ayağa kalkıp odanın dört bir yanına dağılmış kıyafetlerini toparlayıp giyinmeye başlamıştı. Bir yandan boğazından gelen o iğrenç sesiyle: “        
   Bak dostum! Düşündüğün gibi değil! Gerçekten düşündüğün gibi değil!” demiş ve yılan gibi kıvrılıp odadan sıvışmıştı. Sevgilim dediğim kadın ise lambanın üstünde duran siyah tangasını ve sutyenini alıp hızlıca üzerine geçirmiş, berbat bir halde: “ Düşündüğün gibi değil! Bana inan! Lütfen!” deyip beni yatıştırmaya çalışmıştı.
   Bu sahne karşısında acıyla sırıtmıştım. Hayır, sadece acıyla değil aynı zamanda nefretle sırıtmıştım.     
   Ellerimle gözlerimi kapatarak onun ağzından ne çıktıysa bende aynısını alaycı bir dille söylemeye başlamıştım:
      “ Düşündüğün gibi değil! Bana inan! Lütfen!”
 Böyle yapınca ağlamaya başladı:
     “ Ağlamayı kes! Kes diyorum sana! Ağlaması gereken biri varsa o da benim!” diye haykırdım. Sesim bir hayli yüksek çıkmıştı. “ Çabuk giyin ve çık buradan. Çabuk çabuk! Hadi diyorum sana! Giyin ve çık!”
 Bu trajik olayın ruhumda yarattığı deprem aylar boyu sürdü.
 O lanet sahneyi hiç ama hiç unutamadım.
Bunun dışında bir başka sevgilim, parasız olduğumu ileri sürerek benden ayrıldı. Olay şöyle gerçekleşmişti. Bir gün kızla çay içmeye pastaneye gittik. Etrafta karınca gibi gezinen siyah saçlı garsona el işareti yaptım. Garson bir telaşla yanımıza geldi: “ Evet siparişleri alayım!” dedi.
   “ Bize iki çay!” dedim.
Garson,
     “ Tamam!” deyip yanımızdan ayrıldı. Bu esnada sıra dışı kişiliğimi kız arkadaşıma göstermek için ortaya sıra dışı bir konu atayım dedim:
    “ Canım uzay hakkında ne düşünüyorsun?”
    “ O da nerden çıktı şimdi!” dedi.
    “ Belki de uzay dediğimiz şey kocaman bir yaratığın karın boşluğudur!” dedim
Önce bir sustu. Fırtına öncesi sessizlik gibiydi bu suskunluk. Sonra birden boğalar gibi köpürüverdi.
    “ Yeter be yeter! Biraz paradan, mülkten haber ver! İşin gücün sabah akşam çay içmek ve saçma sapan konuları ortaya atıp vakit öldürmek, neymiş uzay kocaman bir yaratığın karın boşluğuymuş! Dön artık, gerçeklere dön! Bu ülkede hiç kimse uzaydan konu açarak zengin olmadı!” dedi
    “ Çayı ve uzay sohbetlerini sevdiğini düşünmüştüm!” dedim titrek bir sesle.
  Daha cümlemi bitirmemiştim ki, sevgilim dediğim asi kız oturduğu sandalyeden kalktı ve öfkeyle masayı terk etti.
  Bu keyifsiz maceraları yaşarken, kardeşim Bahadır yükselmeye devam ediyordu. Adam bir ispinoz gibi yükseliyordu. Ne bileyim bir çalı kuşu gibi yükseliyordu. Bir kartal ve bir şahin gibi havada kavisler çizerek yükseliyordu. Yükselirken eğleniyordu, etrafına şakalar yapıyordu ve insanlar onu seviyordu. İnsanlar ona değer veriyordu. Kısaca söylemek gerekirse, aranılan bir adamdı Bahadır. Bense tam tersine bir fare gibiydim. Bir köstebek ve bir yeraltı böceği gibiydim. Sürekli dibe doğru iniyordum.
Bunu az çok bilirsiniz! İnişler, çıkışlar kadar eğlenceli değildir. Yani yerin tanrısı Hades, göğün tanrısı Zeus kadar merhametli değildir.
   Aslında sadece Bahadır değil, arkadaşlarım da bir dönem sonra müthiş bir yükselişe geçmeye başladılar. Nasıl olduysa lise arkadaşlarımdan biri, belediye başkanının yanına özel kalem müdürü oldu. Başka bir arkadaşım kulüplerin, eğlence ortamlarının aranan ismi olup çıkıverdi. Birçoğu evlenip, yuvalarını kurdular. Hafta sonu pikniklerine gidip geldiler. Balık tutmak gibi, avlanmak gibi, iskambil oynamak gibi hobiler geliştirdiler.
   Zamanla benimle olan bağlarını kopardılar. Çünkü onların gözünde ben, bir baltaya sap olamamıştım. Oysa ben de herkes gibi yükselmek ve iyi yerlere gelmek istiyordum. Sevilen ve aranan bir adam olmak istiyordum; fakat görünmeyen bir el, yani yazgım iyi yerlere gelmemi engelliyordu sürekli
  Ah, yüce hayali diyarlar ve çağlara gömülen yazıtlar! Artık içimdeki Napolyon’u uyandırmalıydım. Yalnız kötü talih bu olsa gerek! İçimdeki Napolyon ölümcül bir kış uykusuna yatmıştı ve bir türlü uyanmak bilmiyordu. Kısacası sefilin tekiydim ve para para para diye haykıran bu gösterişli diktatörü bu haldeyken uyandırmak şimdilik imkânsız gibi gözüküyordu.


2.BÖLÜM
     OFİS BOY

     Her şey bitti derken iş başvurusu yaptığım bir yerden görüşmeye çağırdılar. Heyecandan olsa gerek görüşmeye kanguru gibi zıplaya zıplaya gitmiştim.
    İsminin Gafur olduğunu söyleyen, yaklaşık otuz yaşlarında, seyrek saçlı, iri gövdeli ve esmer tenli bir adam beni görüşme odasına aldı.
    Bu odada yaklaşık yarım saat kadar görüştük. Bu yarım saatin sonunda adam beni işe aldı.
    İşin tanımı basitti: Ofis boy olmuştum.
    Yaş otuzdu. Saçlara aklar düşmüştü. Alındaki çizgiler kendilerini göstermeye başlamıştı. Yaşıtlarım birinci hatta ikinci çocuklarını dünyaya getirmişlerdi. Ve ben daha yeni ofis boy olmuştum.
    Bu ne elemli bir trajediydi!
    Bu trajik olayı William Shakespeare oyunlarında işlememişti ama bu durum, tepeden tırnağa bir trajediydi.
   Bir gün sonra sabah, başım eğik bir vaziyette işe gittim. İş yerinin sahibi Gafur daha içeri girmemle, benden bir bardak çay istedi. Çayı koyarken içerden seslendi: “ Çayı koyduktan sonra şu yerleri de bir temizleyiver!”
        “ Tamam, efendim!” diye seslendim gırtlaktan gelen berbat bir sesle.
   Çayını getirdim ve masasına koydum. Ardından yerleri temizlemeye başladım. Kan ter içinde işimi yaparken, Gafur pencereden dışarı bakarak:
      “ Şu bakkaldan bana kahve alsana!” dedi.
      “Olur!” dedim ölü bir ses tonuyla.
   Ofis boy olmanın bedeli yavaş yavaş üstüme çökmeye başlamıştı. Adam sürekli benden bir şeyler istiyordu, bense sorgusuzca bu istekleri yerine getiriyordum.
   Öğlene doğru Gafur’un Etiler’de jimnastik hocalığı yapan sevgilisi geldi. Ah tanrım o nasıl bir güzellikti! Nasıl bir seksapeldi!
   Birbirlerine sarılıp öpüştüler. “ Aşkitom çok özledim seni ya!” dedi jimnastik hocası. Bu lafın üstüne Gafur’un yüzü mutluluktan pespembe olmuştu. Benim surat ise mutsuzluktan kireç gibi beyazlaşmıştı.
      “ Canım bu gece birlikte Karayip Korsan’larını izlemeye gidelim mi?” dedi Gafur.
     “ Gidelim Aşkitom gidelim. Holeeey!” diye çığlık attı kadın.
Mutluluktan hoplayıp zıplıyordu. Gözlerinin içi parlıyor ve bu parıltı bir ışık dalgası gibi tüm ofise yayılıyordu.
Gafur bana dönüp:
     “ Çaylarımızı tazelesene!” dedi.
Elimde bardaklarla mutfağa geçerken, Gafur :  “ Temiz bardaklara koy!” diye haykırdı.
      “ Adaletin bu mu dünya!” diye söylenerek mutfağa geçtim. Maun dolaptan iki cam bardak çıkarıp tezgâha koydum. Çaydanlığı elime aldığım sırada Gafur yine içerden seslendi. Adam eşekler gibi sesleniyordu.
     “ Lale’ye iki, benim çaya da üç şeker at. Bir zahmet de karıştırıver!”
     “ Tamam!” diye inledim.
   Artık sabrım taşmak üzereydi. İki kuruş para veriyor ve beni köle İsaura gibi çalıştırıyordu. O kadar öfkelenmiştim ki, çaydanlığın içindeki şu kaynar suyu ikisinin de üstüne dökmek istedim. Ama her zamanki gibi sabrettim. İçimden, birden ona kadar saydım. Tüm sevdiğim çizgi film karakterlerini düşünüp sinirimi yatıştırmaya çalıştım.
     “ Sakin olmalısın koçum! Vaat edilen güzel günler için sakin olmalısın! Altın çağa girmemize şuracıkta ne kaldı ki?” diye mırıldandım kendi kendime.
  Gafur:
     “ Hadi nerde kaldı çaylar! Trabzon’dan mı getiriyorsun!” diye viyakladığı sırada elimde çay tepsisiyle içeri girdim. Jimnastik hocası Gafur’un kucağına oturmuştu. Gafur’un bir eli kadının kalçalarında diğer eli ise omuzlarındaydı.
  Çayları verirken Gafur yüzünü ekşiterek:  “ Biraz daha hızlı hareket et arkadaşım! Bak, bu günler ofisin yoğun olmadığı günler. Yarın öbür gün işlerimizin artacağı mevsime gireceğiz. Misafirler, müşteriler… Bu ofis düşünemeyeceğin kadar yoğun olacak. Eğer yine bu şekilde yavaş hareket edersen olmaz!”
    “Anlıyorum Gafur bey! Elimden geldiğince hızlı olmaya çalışacağım!” dedim
Çayları verdikten sonra odadan ayrıldım. Tam odadan çıkarken sevgilisi sinir bozucu, ucube bir kahkaha patlattı. Acaba benim şu ezik halime mi gülmüştü, yoksa iki arada bir derede Gafur ona espri mi yapmıştı?
   Sonsuza kadar cevabını bulamayacağım bir çelişki daha belleğime böylece yazılmış oldu.
   Günler tüm sıkıcılığıyla bu ofiste birbirini kovalıyorlardı. Pazartesiler, salılara; salılar, çarşambalara karışıyor, gündüzler alaca karanlığa dönüşüyor, alacakaranlık ise zamanı eriterek ruhunu karanlığa teslim ediyordu. Hafta sonunu dinlenmek, yan gelip yatmak ve miskinlik yapmak için dört gözle bekliyordum. Ne var ki hafta sonu zor bir şekilde geliyor ve ispirto gibi hemen uçup bitiveriyordu.
Bu ofiste geçirdiğim zamanlar ise tam bir felaketti Gafur, o kadar şımarık ve huysuz bir adamdı ki benim gibi sakin bir adamı bile çileden çıkarmayı başarmıştı!
    İstekleri bir türlü tükenmek bilmiyordu. Benden, günde yaklaşık yirmi bardak çay istiyordu ve bana günde otuz defa yerleri temizletiyordu. Bir tek bunlarla kalsa iyi! Yerden yere vurmaya da başlamıştı beni. Sevgilisinin açık kıyafetlerine öfkeleniyor, acısını benden çıkarıyor; ailesiyle kapışıyor, hıncını benden alıyordu.
    Böyle karışık bir durumun içine girmiştik. Sırf bu yüzden her şeye küfreden bir adam olup çıkmıştım.
    Akşamları izlediğim filmler, okuduğum kitaplar bile burnumdan gelir oldu. Gafur’un o rezil hallerini bir türlü aklımdan çıkaramıyordum. Güzel ve etkileyici sözleri okuyarak paramparça olan ruhumu tamir etmeye çalışıyordum ve sabırımın tükenmemesi için sürekli dua ediyordum.
Yalnızlığım, çaresizliğim ve başarısızlıklarım bu ofis işiyle birlikte el ele verip dalgalı, bulanık ve bol tuzlu bir belirsizlik denizine dönüşmüştü.
    Yok, hayır hayır! Bu adamın yanında daha fazla çalışamayacaktım.
    Cinnet geçirip, cinayet işlememek için istifamı verdim.





3. BÖLÜM
SEFALET GÜNLERİ

    Yeniden işsizdim.
    Bu işsizlik günlerinde bol bol iç geçirip, bol bol kitap okudum. Hangi kitapları okumadım ki? Wells’den, Kemal Tahir’e; Mark Twain’den, Woddy Allen’a; Kafka’dan Tolkien’e kadar birçok yazarın ve düşünürün kitaplarını okudum.
    Okudukça hayatımı daha derinlemesine sorgulamaya başladım.
   Önceden de okuyan bir adamdım; yalnız okumalarım bu işsizlik döneminde iyice yoğunlaşmıştı.    
   Belki de çılgınlar gibi okuyarak delirmek ve bu halimle bir deli hastanesine yatıp huzur bulmak istiyordum.
   Bunlar bir kenara dünyayı sorgulama sürecim de hızlanmıştı.
   Kendime sürekli şu soruları soruyordum: Nereye gidiyordu bu dünya, ben kimdim ve nereden gelmiştim. Maymundan mı gelmiştim yoksa balıktan mı? Balçıktan mı, ateşten mi? Bu bedenin içinde bir ruh var mıydı? Ruh ölünce nereye gidiyordu; Cennet, cehennem var mıydı? Araf’da bekleyecek miydik? Beklerken çay ikram edecekler miydi bizlere?
   Sonsuzluk içinde kaybolmuş bir noktaysak ne anlamı vardı yaşamanın! Ya rearkarnasyona ne demeli? Ölüp ölüp dirilmek, dirildikten sonra yine ölmek ve sonra yine dirilmek!
   Şu işsizlik zamanları, gerçekten insana hayatı sorgulatıyordu. İnsan bu bilinmezlik çukuru içinde kafasında binlerce soru üretiyor ve bu soruların çoğunu cevaplayamadan hayata gözlerini yumuyordu.
    Felsefeyle, sinemayla, şiirle yatıp kalkarken önceki başvurduğum bir sigorta şirketi beni iş görüşmesine çağırdı.
   Görüşmeye rezil bir halde gitmemek için, cebimdeki azıcık parayla kendime vasat bir takım elbise aldım.
   Babam telefonda bu işin, hayatımın fırsatı olabileceğini söyledi. Her zamanki gibi büyük laflarla beni gaza getirmeye çalıştı; fakat pek etkili olamadı. Çünkü ikimiz de çok iyi biliyorduk ki, bu iş de önceki işler gibi hayatımın fırsatı filan olmayacaktı. Çünkü benim genetik yapım şirketlerde çalışmaya uygun değildi. Yani galiba böyleydi.
   Buna rağmen görüşmeye gittim. Yüzü balon gibi şiş, tıknaz ve kemer burunlu bir adam beni mülakat odasına aldı.
   Adam konuşurken sürekli burnunu kaşıyor, zaman zaman esprili konuşmalar yapıp ortamı rahatlatmaya çalışıyordu. Haliyle zorla gülümsemeye çalışıyordum. Ayrıca adamın ağzı çılgın gibi laf yapıyordu. Mülakat bitine kadar bana sürekli sorular sordu. Ben de ölü bir ruh haliyle adamın sorularını yanıtlamaya çalıştım.
  Sorulardan birisi şuydu:
      “ Şu ana kadar, iş hayatınızdaki en büyük başarınız hangisidir?”
  Ne diyeceğimi bilemedim. Kem küm bir şeyler zırvaladım. Öksürdüm, hapşırdım. Bir ara esneyecek gibi oldum.
  Ve sıkıntıyla konuşmaya çabaladım:
      “ Aslında bana verilerin işleri eksiksiz bir şekilde yapmaya çalışırım. Dürüstlüğe önem veririm. Ekip çalışması benim için önemlidir. Fikirlerle ve eylemlerle yol almak isterim!”
   Bir ara: “ Çalıştığım şirketin vizyonu benim için çok önemlidir!” dedim.
    Benimle görüşen adamın heyecandan hemen kulakları oynamaya başladı dudakları yukarıya doğru kıvrıldı: “ Bak bu laf hoşuma gitti!” dedi gözlerini sağa sola kaydırarak. Düzgün cümleler kurarak ve oldukça sakin bir şekilde iş hayatı üzerine uzun bir nutuk çekti bana.
    En son: “ Bu görüşmeyi değerlendireceğim! Olumlu olduğu takdirde size geri dönerim!” dedi.
    Görüşme odasından çıktık.
    Adam, plazanın giriş kapısına kadar bana eşlik etti ve elimi sıkıp yanımdan ayrıldı. Dışarıya çıktığımda derin bir soluk aldım, gömleğimin yaka düğmelerini açtım ve Dikilitaş’tan Beşiktaş’a doğru yürümeye başladım.
      Beşiktaş’a vardığımda yağmur inceden inceye çiselemeye başlamıştı. Trafik her zamanki gibi bir hayli yoğundu.
      İskeleye inip boğaza karşı bir yere oturdum, sıcak ve demli bir çayla birlikte bol susamlı simidi yerken boğazın çalkantılı halini izledim. Martılar gökyüzünde özgürce kanat çırpıyor, gemilerin getirdiği iri dalgalarsa kabararak kıyıdaki kayalara sert bir şekilde vuruyordu. Bu sahneyi izlerken içimi bir hüzün dalgası kapladı. “Dünya için neyim ben! Şu boğaz için neyim!” diye kendi kendime mırıldandım.
     Emin olun benim yerimde bir başkası olsaydı o da böyle bir manzara karşısında buna benzer bir şeyler mırıldanırdı.
    Şöyle anlatırsam daha açık olacak galiba: Eğer büyük bir şehirde uzun bir süre yalnız kaldıysanız, etrafınızdaki kalabalık sizi anlayamıyorsa, kalbiniz birilerine ve bir şeylere kırılmışsa, kısaca söylemek gerekirse; hayatta kaybeden tarafta yer alıyorsanız, şehrin içindeki bu doğa manzaraları canınızı fazlasıyla sıkar!
    Bunları düşünüp duygusal gelgitler yaşarken telefonum çaldı.
   Arayan Bahadır’dı. Dolu dolu bir sesle: “ İş görüşmen nasıl geçti?” diye sordu. Her zamanki gibi:
       “ Fena değil!” dedim.
      “ Olur, olur. Gün doğmadan neler doğar!” dedi ve biraz daha konuşup telefonu kapattı.
   Çayımı bitirdikten sonra biraz dolaşarak zaman öldürdüm. Bir büfenin önünden geçerken teksasla, swing takıldı gözüme. Bu çizgi romanlar çocukluğumu hatırlatmışlardı bana. Çocukken en büyük hayallerimden biri onlar gibi büyük bir kahraman olabilmekti.
    Mesela jedi olmak da hiç fena sayılmazdı. Böyle bir şey olsaydı, partilere, eğlencelere ve ev faturalarını ödemeye ışın kılıcımla giderdim. Tehlikeyi sezince kılıcı hızla cebimden çıkartır ve gereken müdahaleyi oracıkta yapardım.
   İşte o zaman herkes benden bahsederdi, herkes beni konuşurdu. Gazetelerde boy boy resimlerim çıkardı, ailem dâhil herkesin hayranlığını kazanırdım.
   Acaba böyle bir kahraman olsaydım benimle röportaj yaparlar mıydı? İnsanlar yüzümü görmek için evimin önüne gelirler miydi? İmza alırlar mıydı benden, gözlerimin içine heyecanla bakarlar mıydı?
     “ Hiç sanmıyorum!” diye mırıldandım kendi kendime, “ Böyle olması için dünyanın tepetaklak tersine dönmesi gerekir. Bu yüzden canım ruhum! Bu sönük hayata kendini adapte et ve olmayacak hayaller kurma!”
   Bunları düşünürken az kalsın otobüsün altında kalıyordum.

 4. BÖLÜM
OFİS DENEN CEHENNEM

     Beni iş görüşmesine çağıran adam yaklaşık bir hafta sonra beni arayıp işe alındığımı söyledi. Bir gün sonra zorluklarla aldığım takım elbiseyi giyip plazanın yolunu tuttum.
     Ofisten içeri girdiğimde dört kişi karşıladı beni.
     Yeni takım arkadaşlarımla el sıkışıp tanıştım. Bu esnada müdür içeri girdi.
     Sırıtarak:
         “ Nasıl, kaynaştınız mı bakalım!” dedi.
        “ Evet, efendim!” dedim gülümseyerek.
        “ O zaman benim odama geçip, biraz işlerden konuşalım!” dedi müdür.
   Hep birlikte müdürün odasına geçtik.
   Müdür köşedeki beyaz tahta masanın önüne doğru ilerledi. Bir yandan elindeki kalemi parmaklarıyla döndürüyor diğer yandan açık kahve gözleriyle bizleri süzüyordu.
    Tok bir sesle:
       “ Arkadaşlar, işe yeni giren arkadaşımıza işimizden kısaca bahsetmek istiyorum!” dedi.
  Bu sırada, cebimden küçük bir not defteri ve tükenmez kalem çıkardım.
      “ Evet!” dedi müdür gözlerini bana dikerek: “ Şimdi bizim işimiz satış! Bana satışın tarifini yapabilir misin?” diye sordu
      “ Şey… Iıı.. Satış demek şey demek! Elimizdeki ürünleri bir şekilde müşteriye satmak demek!” dedim
     “ Biraz daha açarsak!”
     “ Yani tedarikini sağlamak!”
     “ Daha net bir tanım yapabilir misin?”
İşte uyuz olduğum olaylar başlamıştı. Sürekli tanımları açmamı istemesi ve benim bir şeyler uydurmaya çalışmam keyfimi kaçırmıştı.
   Atmosferi bozmamak için satış kavramını açmaya çalıştım. Diğerleri de ciddi ciddi beni dinlediler.
    “ Piyasada oluşabilecek bir talebi karşılama olayına satış diyebiliriz.” dedim en son
   “ Evet, çok doğru!” dedi ve satışla ilgili uzun bir konuşma yaptı bizlere. Konuşmasını bitirince hepimiz müdürün odasından ayrılıp masalarımıza oturduk.
   Bir süre oturduğum masanın üstünde duran bilgisayardan internete girdim. Bir yandan da çaktırmadan yeni iş arkadaşlarımı kesiyordum.
   Köşede oturan Duygu Hanım, oturduğu yerden kalkıp mutfağa geçti ve kendine kahve doldurdu. Bu sırada onun karşısında oturan Erhan bey kısık bir sesle: “ İstiyorsan mutfaktan çay kahve alabilirsin!” dedi. Onun paralelinde oturan Devrim Bey ( hayatı boyunca tek bir devrimi bile olmayacaktı bu adamın): “ Çay ve kahve sınırsız!” deyip güldü. Galiba espri yapmıştı. İçerideki herkes gülünce ben de gülmek zorunda kaldım.
    Genellikle şirket esprileri böyledir. Espri kötü olsa da herkes güler ya da gülmek için kendini zorlar.
       “ Daha önce hiç satış yapmış mıydın!” diye sordu kapının girişinde oturan Ayşe hanım.
       “ Bir dönem ilaç pazarlamıştım!” dedim.
       “ Hım! Çok iyi ya!” dedi.
 Bu esnada elindeki koca kupa bardakla Duygu içeri girdi.
      “ Of! Çay bitmiş yine ” dedi sesine çocuksu bir hava vererek.
 Bu çocuksu sesle sempatik olduğunu mu zannediyordu acaba! Büzüşmüş dudaklarına seksi bir hava vererek konuşmaya devam etti: “ Çay krizim tuttu Erhan. Bir üst kata çıkıp bana çay getirebilir misin?” dedi.
     “ Çıkamam yukarıya!” dedi ve beni gösterip: “ Hadi sen çık ve Duygu'ya bir bardak çay getir!” dedi.
Devrim gülümsedi ve tok bir sesle: “ Hem spor yapmış olursun biraz.” dedi.
Pozitif insanlara özgü bir tavırla: “ Tamam! Zaten merdiven çıkmaya bayılırım! Hobilerimden biridir. ” dedim ve bir üst kata çıkmak için odadan ayrıldım.
Çayla birlikte içeri girdiğimde Duygu sırıtarak elimden çayı alıp:
    “ Teşekkürler canım!” dedi ve Duygu’nun yanına geçip işle ilgili bir şeyler konuşmaya başladılar. Bu esnada Devrim birden bağırdı:
    “ Aradığım motosikleti buldum nihayet!”
Erhan’la uzun bir süre motosiklet üzerine konuştular. Devrim omuzlarını silkerek: “ Bu motosikleti almalıyım ve Cadde'den öttüre öttüre geçmeliyim!”
Erhan birden konuyu değiştirdi: “ Maça gelecek misin hafta sonu?”
    “ Aaa, maç tamamen aklımdan çıkmış. Geleceğim tabii ki de!” dedi Devrim ve cümlesini bitirir bitirmez bana döndü. Gözlerini kısarak:
   “ Hafta sonu halı sahada maçımız var, sen de gelsene!” dedi.
Bu türden aktiviteleri fazla sevmediğim için Devrim’in bu teklifini geri çevirdim.


 5. BÖLÜM
BİRDEN ÂŞIK OLUYORUM

     Şirkette geçirdiğim günler birbirinin kopyası gibiydi. Sabah suratım şiş bir halde şirkete geliyor ve akşamları gözlerim pörtlemiş bir halde eve dönüyordum.
    Yine de üç ayı kazasız belasız atlatmıştım. Yalnız annemden emdiğim süt burnumdan gelmişti. Müdür denen adam ilk günlerdeki neşesini ve sempatikliğini bu süre içersinde kaybetmişti.
Bir yaratığa dönüşmüştü sanki. Sürekli benden ve diğer arkadaşlardan gerçekleşmesi imkânsız satışlar bekliyordu. Hatta bir gün hepimizi karşısına aldı ve ağzını mağara gibi açıp: “ Satış, satış, satış! Arkadaşlar sizlerden satış istiyorum! Ayağınızın basabileceği her yere gidin, çalmadığınız kapı kalmasın. Bakırköy, Ataşehir, Mecidiyeköy, Beyoğlu, Bayrampaşa, Şirinevler! İstemediğiniz kadar semt var. Gidin ve ürünümüzü satın arkadaşlar. Bu şirkette barınmak istiyorsanız satış yapmalısınız. İşimiz bu! Satış satış satış! ” dedi.
Ne yaparsınız işte! Bizleri gaza getirmek ve hareketlendirmek için
böyle konuşmalar yapıyordu.
Diğer yandan dördümüz arasında da entrikalar dönmeye başlamıştı. Ayşe nedensiz yere Duygu’yu kıskanmaya başlamıştı ve Duygu’nun şirketten çıkarılması için onun arkasından dolaplar çeviriyordu. Erhan’ın da arası Duygu ile iyice bozulmuştu. Devrim ise iyice içine kapanmıştı. Bense nedenini bilmediğim bir şekilde Ayşe’ye gönlümü kaptırmıştım.
Onun Erhan’la olan samimiyeti canımı bir hayli sıkıyordu. Yine de bu durumu belli etmemeye çalışıyordum.
Gün geçtikçe Ayşe’ye duyduğum hisler aşka dönüştü. Hemen hemen her dakika onu düşünür olmuştum. Ona karşı hislerimi açmak istiyor fakat utangaç yapımdan dolayı bir türlü bunu başaramıyordum.

Bİr gün ofisin içinde aylak aylak otururken birden ayağa fırlayıp: “ Ayşe seni çılgınlar gibi seviyorum. Benim sevgilim ol! Sonsuza kadar birlikte yaşayalım!” diye haykırmak istedim. Ne yazık ki böyle bir çılgınlığı göze alamadım.
Fakat bir gün sabrım taşıverdi ve öğle arasında Erhan’la ikisi yemek yerken yanlarına yanaştım.
Kısık ve zayıf bir sesle: “ Seninle bir şey konuşmak istiyorum Ayşe!” dedim.
Erhan ters ters yüzüme bakmıştı.
Ayşe sırıtarak: “ Konuş canım! Erhan yabancı değil!” dedi.
“ Evet, yabacı değilim! Hatta Ayşe’nin kankasıyım! Hah hah hah!”
“ İlahi Erhan! Âlemsin ya!” dedi Ayşe ve o da kahkahayı bastı.
Ortada komikliğe dair hiçbir şey yoktu. Buna rağmen ikisi birbirine bakarak gülme krizine girmişlerdi. Erhan ağzındaki yemeği dışarı saçarak bir şeyler anlatmaya çabalıyor, Ayşe’de dövünerek kahkahaları patlatıyordu. Ben de kederli bir şekilde ikisini izliyordum.
Ezilen ruhumla: “ Komik olan nedir?” diye sordum.
Erhan gülmekten dolayı yaşlarla dolan gözlerini ince uzun parmaklarıyla sildi.
Ayşe ortamı biraz toparlamaya çalışsa da başarısız oldu:
“ Sinirlerimiz bozuldu, kusura bakma!” dedi ve tekrardan gülmeye başladı.
“ Komik olan nedir? Bana da söyleyin ben de güleyim!” dedim. Hâlbuki komik olan şeyin ne olduğunu onlardan daha iyi biliyordum. Erhan yüzündeki çakallığı gizleme ihtiyacı duymadan: “ Hadi ben kalkayım, ikiniz konuşun!” dedi ve oturduğu ahşap sandalyeden kalkıp ilerdeki masalardan birine oturdu.
Ayşe peçeteyle ağzını silerek: “ Ne söyleyeceksen çabuk söyle. Saat bir buçukta bir mimarla randevum var!” dedi.
“ Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum Ayşe. Ben… Şey…”
“ İşle ilgili bir şeyse daha sonra konuşalım!” dedi Ayşe.
“ Hayır, Ayşe, işle ilgili değil!”
“ Neyle ilgili o zaman!”
“ Şeyle ilgili!”
“ Söylesene hadi! Gitmem gerekiyor artık!”
Bir anda pat diye söyleyiverdim:
“ Senden hoşlanıyorum! Hatta seni seviyorum. Yo hayır! Sana aşığım!”
“ Bu kadar mı?” dedi Ayşe bir vaşak gibi gözlerimin içine bakarak!
“ Evet, bu kadar!” dedim gözlerimi gözlerinden kaçırarak.
“ Kalkıp gitsem iyi olacak!”
“ Bir şey söylemeyecek misin?”
“ Ne söylememi istiyorsun!”
“ Sana, âşık olduğumu söyledim!”
“ Of! Kafam çok yoğun bu sıralar. Daha sonra konuşalım mı bunu!”
Bu muydu yani! Lanet olsun bu muydu? Duyduğum aşkın karşılığı bu mu olacaktı?
“ Sadece bana şunu söyle!” dedim ona jönler
gibi bakmaya çalışarak, “ Benden hoşlanıyor musun?”
“ Galiba hayır!” dedi.
İşte bu son sözü ruhuma hançer gibi batmıştı!
“ Nasıl hayır!” dedim.
“ Sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum!” dedi.
“ Ama benimle sohbet etmenin çok zevkli olduğunu söylemiştim!”
“ Seninle konuşmaktan zevk almam senden hoşlanıyorum anlamına gelmez ki!”
Erhan’la girdikleri gülme krizini şimdi çok daha iyi anlıyordum. Duygularımla apaçık alay edilmişti. Bu cidden tiksindirici bir durumdu.
Yine de sabırlı olmaya çalıştım.
Ve hiç ses çıkarmadan Ayşe’nin yanından ayrılmayı başardım.



















PEŞİMDEKİ DÜŞMAN

  PEŞİMDEKİ DÜŞMAN

   Gözlerini açtı genç adam. Yavaşça olduğu yerden doğrularak ayağa kalktı! Bir masa vardı az ilerisinde. Masaya doğru yürüdü. Dokundu masaya. Masa meşedendi! Masanın tam ortasında duran mektuba ilişti zümrüt yeşili gözleri! İçi parçalanır gibi oldu!  Hemen ardından yanındaki mavi kaplı kitaba takıldı gözü.
   Kitabın yanındaki mektubu aldı ve içinden okudu! Mektubu, aldığı yere geri bıraktı. Puslu gözlerini uzun parmaklarıyla ovuşturdu. Etrafına bakındı! Neredeydi acaba! Bunu birkaç defa sordu kendine. Önündeki kapıya doğru yürüdü. Biraz zorladıktan sonra kapıyı açmayı başardı. Derin bir nefes alarak dışarıya çıktı.
  Yüce tanrım burası neresiydi böyle! Etrafı ağaçlarla çevriliydi. Gürgenler, kayınlar ve daha nice ağaç türlerinin içinde kaybolmuş bir orman hayvanından farksız hissetti kendini!
 Rüya mı görüyordu acaba! Uyanmak için yüzüne bir iki sağlam tokat attı. Ama nafile! Uykuda değildi. Yavaş adımlarla karanlık ormanda yol almaya başladı. Derken uzaktan değişik, mide bulandırıcı sesler gelmeye başladı. İçinde beliren o tuhaf korkuyu en son Stephen King’in romanlarını okurken yaşamıştı.    
    Nereye gittiğini bilmeden, belki de sadece sezgileriyle yol almaya devam etti. Sesler artmaya başlamıştı.  Korkuyordu, titriyordu ve aklı bulanıktı. Tam ormanın bitimine gelmişti ki, birden önünde iki üç gölge hızlıca belirdi ve kayboldu. Yutkundu. Ölümden beter hislerle koşmaya başladı. Evet, az ilerdeki kasabaya doğru koşmaya başlamıştı. Dört bir yandan dağılan garip gölgeler peşini bırakmıyordu.
  Yardım edecek kimse yok muydu bu genç adama! Ne yazık ki ortada ona yardım edecek hiç kimse görünmüyordu!  Sonra gölgeler çevreledi etrafını. Artık yorulmuştu genç adam. Müziğini yitirmiş bir Yunan tanrısı gibi karanlık bulutların altında yere devrildi. Bu gölgelerden kaçmak imkânsızdı!
    Gölgeler etrafını siyah halkalar halinde sardı. Genç adam korkuyordu. Tanrım bunlar cehennem zebanileri miydi yoksa gece hortlakları mı? Neydi bunlar?
    Ölecekti belki de birazdan. Hem de acıyla ve korkuyla ölecekti. En acısı buydu belki de. Acılar ve korkular içinde ölmek!
    Gölgeler, siyah dumanlar gibi etrafını sardılar. Ve birden o siyah dumanlar tuhaf şekillere bürünmeye başladılar!  Adam olduğu yerden kalktı ve gözlerini bir kez olsun kırpmadan gölgelere baktı. Bir süre sonra genç adam, gölgelerin içinde beliren yansımaları görmeye başladı. “ Tanrım!” diye titrek bir kelime sıyrıldı ince parlak dudaklarından.  Gölgelerin içindeki yansımalar ona geçmişini göstermeye başlamıştı.
    İçi yanıyordu genç adamın! Yansıyan görüntüler ona geçmişini acı bir şekilde göstermeye başlamıştı. Yıllardır bu görüntülerden kaçmaya çalışıyordu ama bunu başaramıyordu!
   Ağlamak sonsuza dek ağlamak istedi o an! Tüm gözyaşlarını akıtmak ve bir çöl gibi kurumak istedi. Yok olmak istedi. Bir hiç olmak, evrenin karanlık boyutlarında yok olup gitmek istedi!
   Sonra birden masadaki mektup aklına geldi.
   Neden ayrılmıştı ki sanki sevdiği kadından! Bir insan neden ayrılır sevdiği insandan!  Töresel ve çevresel baskılardan dolayı mı? Dünyaları farklı olduğu için mi ayrılır,  aldatıldığından dolayı mı, başka bir sevdaya yelken açmak istediği için mi ayrılır?
     Eğer yazgınızda ayrılık varsa, bu gerekçelerden biri sizi buluyordu ve ayrılıyordunuz. Ayrılık da, beraber olmak gibi kaderin gizemli oyunlarından biri değil miydi?
     Gereksiz bir şey, belki bir töre belki de bir anlık kuruntu dopdolu bir aşkı öldürebiliyordu.
 Bu böyleydi! Genç adam için ve diğer adamlar için,  genç kadın ve diğer kadınlar için ve hatta tüm insanlık için bu böyleydi. Değişmiyordu!


       

 





26 Kasım 2015 Perşembe

ÖYLE BİR ŞEY

" Büyük düşler tanıdım!  Gerçeklerden daha gerçektiler!" 
                                                                                      TUNA ÖKTEN

YENİ BİR GÜNE MERHABA!

Ve yeni bir güne başladık. Milletin yüzü işkembe pazarından farksız! Kıçım gibi hatta. Ben de öyleyim. Yani boka sarmış bir haldeyim. Ama mutluyum yine de. Gelecek güzel günler için değil. Yaşadığım için ve hayatta olduğum için mutluyum. Gökyüzünü görebildiğim için mutluyum! Derin derin soluyorum havayı. Çevreye bakıyorum. Bulutlara, güneşten gelen yaşama! Bunlar güzel şeyler.
 Benim canımı şu içine atıldığım boktan sistem sıkıyor! Bence herkesin sinirini bozan bu sistem. Yani kapital düzen! İşte bu yüzden insanların suratı asık, bu yüzden boka sarmış bir haldeyiz. Tek mutluluğumuz ise doğa!Bu yüzden doğaya sahip çıkmalıyız!

10 Eylül 2015 Perşembe

MİSTİK ODA KISA BİR BÖLÜM

-Gobid: “ Bir daha bu odaya kimseyi getirme!”
Tamam getirmem!” dedim. Ve bunu söylememle birlikte
yerin altından uğultu şeklinde bir ses gelmeye başladı. " Neler oluyor burada?" diye haykırdım.
Kulağımı ahşap döşemeye dayayıp:
" Tanrım, bu ses de neyin nesi?" diye mırıldandım.
Gobid elime bir balta uzattı: " Bence yüzleşmelisin bu sesle.” dedi. Peri: " Evet!" diye cızırdadı.
Baltayı aldım ve döşemeye hızlıca indirmeye başladım. Bir süre sonra kazdığım yerin altından bir el dışarıya doğru fırladı: " Bu elde neyin nesi şimdi?"
Gobid: “ Bir zombinin elinden farksız!” dedi
Peri: " Onu bence yukarıya çekelim! Bu bir işaret olabilir!" dedi. Gobid de onayladı periyi. Ben de: " Gerek yok! Bunu yapmayalım bence" dedim.
Gobid kulağıma fısıldadı: " Hayır, bunu yapmalısın! Bu elin sahibinin kim olduğunu öğrenmelisin!" dedi.
Kaygılı bir şekilde elimi aşağıya indirdim ve yerin altından çıkan eli tutup yukarıya doğru çekmeye başladım. Yalnız öyle bir şey oldu ki, yerin altındaki el de aynı güçle beni yerin içine doğru çekmeye başladı.
Periyle, cin yerin altına batmamam için bana sıkı sıkı sarılmışlardı.
Yerdeki el şimdi üçümüzü de aşağıya doğru çekiyordu, biz de eli yukarıya çekmeye çalışıyorduk.
" Bu nasıl bir şey böyle!" diye haykırdım. Gobid: " Hiç bilmiyorum! Ama sakın pes etmeyin yoksa bu lanet olasıca el üçümüzü de yerin dibine sokacak!" diye cevap verdi.
Üçümüz öylesine bir güç harcamıştık ki, bu güçle bizi yerin içine çekmeye çalışan o varlığı yukarıya çekmeyi başarmıştık. Yalnız bu işin ardından gücümü yitirdiğim için kısa bir süre sonra bayıldım
Gözlerimi açtığımda, Gobid’le göz göze geldim. Bir adam arkası dönük bir şekilde pencereden dışarıyı süzüyordu.. " Siz kimsiniz!" dedim.
Yavaşça bana doğru döndü. Yanıma yaklaştı. Bir iki defa öksürdü. Öksürmesiyle ağzından çıkan topraklar yüzüme çarptı.
" Tebrik ediyorum seni, ölmüş olan benliğini yukarıya çıkarttın" dedi.
Ölü olan benliğim, odanın içinde gezindi: " En büyük hayallerimi bu odada kurmuştum! İlk defa şeytanla bu odada yüz yüze gelmiştim! Will beni hayaletimle buluşturmuştu. Charlie Chaplin'i ve ölmüş olan halimi ilk defa bu odada görmüştüm! Zaman ne tuhaf bir yanılgı! O gün, yani ölü olan benliğimle karşılaştığım gün bugündü. Ben şimdi bugüne çok uzağım!”
Nasıl!” diye sordum safça
Ne yaşadıysan, aynılarını yaşadım. Ne hissettiysen aynılarını hissettim. Aynı şeyleri gördük, aynı şeyleri hesapladık. Aynı gün doğduk ve aynı gün öldük. Korkularımız aynıydı, düşlerimiz ve kaygılarımız aynıydı! Ama sen benim yaşadıklarımı henüz yaşamadın ama ben senin yaşamış olduğun ve yaşayacağın her şeyi yaşadım!” dedi ve sustu. 

25 Ağustos 2015 Salı


Güzel gezdik, güzel eğlendik. Her şey çok güzeldi. Zaten gidip gördüğünüz yer Akdeniz'se her şey daha bir güzelleşiyor... Yaşasın Akdeniz. Yaşasın deniz, kum ve tatil...