Kaliforniya! Meleklerin ve sanat perilerinin bir araya geldiği gerçek üstü yer! biliyorum, bunu çok iyi biliyorum ki hala Charles Bukowski'nin ruhu caddelerinde geziniyor. Hatta kuytu köşelerinde John Fante'yle beraber karşılıklı viski yudumluyorlar. Birlikte edebiyat parçalıyorlar ve barların kuytu yerlerinde cin korosuyla bir müzik tutturmuşlar. Kadınların sıkı kalçalarına bakıyorlar ve iç geçiriyorlar. Bir daha dünyaya gelsek ve önümüze çıkan cıvırları becersek diyor Charles Bukowski, John Fante'ye.
Eh Kaliforniya hayallerin ve gerçeklerin hep diri kaldığı hayat dolu yüce vilayet! Uçsuz bucaksız uzayan sahilleriyle ve gökyüzüne kıvrılan palmiye ağaçlarıyla dünyayı kendine bir mıknatıs gibi çekiyorsun.
DÜŞLE VE DOKUN
18 Haziran 2016 Cumartesi
12 Mayıs 2016 Perşembe
DORİN ALAVER: SİHİRLİ TAŞIN PEŞİNDE.
Mail adresi: tuna_okten@hotmail.com
DORİN ALAVER: SİHİRLİ TAŞIN PEŞİNDE, adlı kitabın (ebook pdf formatında) tamamına sahip olmak isteyenler bu mail adresinden benimle irtibata geçebilirler.
Fiyat: 3 TL
Dili: Türkçe
Yayınevi: Q Kitap Dili : Türkçe | ISBN : 2789785887546
Türü: Fantastik, komedi
Aslında benim kalemimden dökülen şey sihirlerdir. Yalnız sizler bunu
sözcükler şeklinde görürsünüz!
TUNA ÖKTEN
DORİN ALAVER
SİHİRLİ TAŞIN PEŞİNDE
Karanlık çağa
yapışınca garip yaratıklar/ Ürperir insanlar, evlerin ışıkları söner/ O zaman
görünür Dorin Alaver, bir hayalet gibi/ Siyah maskesiyle ve tozlu peleriniyle.
1. BÖLÜM
KAHRAMAN OLMAK İSTERDİM
Sıkıntılı ve işe yaramaz bir
hayatım vardı. Kahrolsun! Bu gerçekten can sıkıcıydı! Mesela yaşadığım evin
holü ve salonu istediğim gibi değildi. Tuvaletin sıvası dökülmüş, tavanlar
rutubetten dolayı yosunlaşmış, perdelerin rengi de iyice solmuştu.
Köşede duran küçük ve eski
televizyonun tüpü eskimiş olduğu için görüntüsü biraz pembeye kaçardı. Bu
yüzden bu televizyona pembe panter diyordum.
Televizyonun hemen yanında
ikinci el ev malzemeleri satan bir dükkandan aldığım plastik bir masa vardı.
Plastik masanın üstünde ise geç açılan ve fabrika gibi gürültülü çalışan bir
laptop vardı ki, akıllara zarardı.
Haliyle komik, heyecanlı,
ferah, rahat ve neşeli olan şeyler beni terk etmişti.
Vay canına her şey berbat bir
şekilde gelişmişti!
Huzur dağlara kaldırılmıştı.
Mutluluk, farenin bile giremeyeceği bir deliğe hapsedilmişti. Ama daha da
önemlisi, ailem benden umudu kesmişti.
Onlar
için en büyük mutluluk ve övünç kaynağı kardeşim Bahadır’ın başarılarıydı.
Bahadır, ailemin hayallerinde kurmuş oldukları ideal yetişkin kavramını hayata
taşımış, bir doktor olmuştu.
Yazıklar olsun bana!
Annem, onun başarılarını insanlara
böbürlenerek ve gururlanarak anlatır, konu benden açılınca kadıncağız akrep
yutmuş gibi birden sessizleşiverirdi. Yüzü asılır, buğulu gözlerini insanlardan
kaçırır, sürekli konuyu değiştirmeye çalışırdı.
Lafı uzatmadan söylemek
gerekirse, ailem için gizliden gizliye bir karın ağrısı olmuştum.
Doğru dürüst bir iş sahibi
bile olamamıştım
Gelgelelim zamanı gelince ne fiziksel, ne de
ruhsal olarak hiçbir benzerlik taşımadığım kardeşim
Bahadır
evlendi.
Bense ucube
hayatıma tam gaz devam ediyor, hayal kurarak ve hayal kırıklıkları yaşayarak,
öfkeyle ve sıkıntıyla, çılgınlar gibi dönen dünyaya ayak uydurmaya
çalışıyordum. Bir tekne, dalgalı sularda nasıl sallanıyorsa, işte ben de
İstanbul’da o şekilde sallanıyordum.
Çalıştığım
işlerde hiçbir zaman yıldızı parlak biri olamadım. Kimi zaman hor görülüp,
dışlanmışımdır. Entrikalara maruz
kalıp uzaylı muamelesi gördüğüm de olmuştur. İnanır mısınız, bazen ortaya çıkıp
kendimi göstermek istediğim zamanlar olmuştur. Bunu cidden istemişimdir! Ama
tuhaf bir güç, yani adını koyamadığım değişik bir güç ne yapıp edip beni her
defasında geriye doğru çekmeyi başarmıştır!
Karanlıkta
uyuklayan mezar taşları aşkına! Yaşam yıldızımla ilgili gerçeklerden biri de şu
ki, çevremdeki insanlar sürekli beni görmezden geldiler yahut görmek
istemediler!
Oysa deli bir
ruhum vardı. Çılgınlığı severdim ve ihtiraslı bir ölümlüydüm. Her şeyden önce
kadınlara ölesiye tutkundum. Evet, yanlış duymadınız.. Kadınlar benim en büyük
zaaflarımdan biriydi. Onlara daha çekici görünmek için gizemli ve karşı
konulamaz bir vampir olma haylim bile vardı.
Köpek ısırdı,
kedi tırmaladı, yaşadığım bu kahrolası evde gecenin bir yarısı fare burnumu
kemirmeye kalkıştı; yalnız bir vampir odama girip de boynumu ısırmadı, kanımı
emmedi! Bu yüzden çağlar içinde sürekli nefes alıp yaşamak isteyen ben, bir
ölümlü olmaktan öteye geçemedim ve vampir olma hayallerimi hep sonralara, daha
daha sonralara erteledim.
İşte tüm bu
nedenlerden dolayı hayatım sürekli yutkunmayla geçti. Sürekli boğazımdan gelen
ağrılarla boğuştum. Sürekli insanların başarılarını izledim. Sürekli güzel
kadınların vücutlarına ve gözlerine bakındım durdum. Güzel kadınlar, başka
erkeklerin kollarında önümden su gibi akıp gittiler.
Hoş birkaç
tane sevgilim de olmadı değil. Olmasına oldu; fakat ya nedensiz yere terk
edildim ya da onlarla yıldızım barışmadı.
Mesela eski
sevgililerimden birini adamın biriyle sevişirken yakaladım. Bu lanet olay tam
olarak şöyle gerçekleşmişti: O akşam sevdiğim şarkıları mırıldanarak evin
yolunu tutmuştum, tuhaf bir neşe vardı içimde, bu neşeyle kapıyı açıp odaya
girdiğimde birde ne göreyim!
Sevgilim,
yatağın içinde adamın biriyle…
Ah! Neyse!
Bu manzara
karşısında ayaklarım, gövdem ve başım aynı anda karıncalanmaya başlamıştı.
Yatağın içinde sevgilimle yatan tilki yüzlü adamsa olduğu yerden hızlıca ayağa
kalkıp odanın dört bir yanına dağılmış kıyafetlerini toparlayıp giyinmeye
başlamıştı. Bir yandan boğazından gelen o iğrenç sesiyle: “
Bak dostum!
Düşündüğün gibi değil! Gerçekten düşündüğün gibi değil!” demiş ve yılan gibi
kıvrılıp odadan sıvışmıştı. Sevgilim dediğim kadın ise lambanın üstünde duran
siyah tangasını ve sutyenini alıp hızlıca üzerine geçirmiş, berbat bir halde: “
Düşündüğün gibi değil! Bana inan! Lütfen!” deyip beni yatıştırmaya çalışmıştı.
Bu sahne
karşısında acıyla sırıtmıştım. Hayır, sadece acıyla değil aynı zamanda nefretle
sırıtmıştım.
Ellerimle
gözlerimi kapatarak onun ağzından ne çıktıysa bende aynısını alaycı bir dille
söylemeye başlamıştım:
“
Düşündüğün gibi değil! Bana inan! Lütfen!”
Böyle yapınca
ağlamaya başladı:
“ Ağlamayı
kes! Kes diyorum sana! Ağlaması gereken biri varsa o da benim!” diye haykırdım.
Sesim bir hayli yüksek çıkmıştı. “ Çabuk giyin ve çık buradan. Çabuk çabuk!
Hadi diyorum sana! Giyin ve çık!”
Bu trajik olayın
ruhumda yarattığı deprem aylar boyu sürdü.
O lanet sahneyi
hiç ama hiç unutamadım.
Bunun dışında bir başka sevgilim, parasız olduğumu
ileri sürerek benden ayrıldı. Olay şöyle gerçekleşmişti. Bir gün kızla çay
içmeye pastaneye gittik. Etrafta karınca gibi gezinen siyah saçlı garsona el
işareti yaptım. Garson bir telaşla yanımıza geldi: “ Evet siparişleri alayım!”
dedi.
“ Bize iki
çay!” dedim.
Garson,
“ Tamam!”
deyip yanımızdan ayrıldı. Bu esnada sıra dışı kişiliğimi kız arkadaşıma göstermek
için ortaya sıra dışı bir konu atayım dedim:
“ Canım uzay
hakkında ne düşünüyorsun?”
“ O da
nerden çıktı şimdi!” dedi.
“ Belki de
uzay dediğimiz şey kocaman bir yaratığın karın boşluğudur!” dedim
Önce bir sustu. Fırtına öncesi sessizlik gibiydi bu
suskunluk. Sonra birden boğalar gibi köpürüverdi.
“ Yeter be
yeter! Biraz paradan, mülkten haber ver! İşin gücün sabah akşam çay içmek ve
saçma sapan konuları ortaya atıp vakit öldürmek, neymiş uzay kocaman bir
yaratığın karın boşluğuymuş! Dön artık, gerçeklere dön! Bu ülkede hiç kimse
uzaydan konu açarak zengin olmadı!” dedi
“ Çayı ve
uzay sohbetlerini sevdiğini düşünmüştüm!” dedim titrek bir sesle.
Daha cümlemi
bitirmemiştim ki, sevgilim dediğim asi kız oturduğu sandalyeden kalktı ve öfkeyle
masayı terk etti.
Bu keyifsiz
maceraları yaşarken, kardeşim Bahadır yükselmeye devam ediyordu. Adam bir
ispinoz gibi yükseliyordu. Ne bileyim bir çalı kuşu gibi yükseliyordu. Bir
kartal ve bir şahin gibi havada kavisler çizerek yükseliyordu. Yükselirken
eğleniyordu, etrafına şakalar yapıyordu ve insanlar onu seviyordu. İnsanlar ona
değer veriyordu. Kısaca söylemek gerekirse, aranılan bir adamdı Bahadır. Bense
tam tersine bir fare gibiydim. Bir köstebek ve bir yeraltı böceği gibiydim.
Sürekli dibe doğru iniyordum.
Bunu az çok bilirsiniz! İnişler, çıkışlar kadar
eğlenceli değildir. Yani yerin tanrısı Hades, göğün tanrısı Zeus kadar
merhametli değildir.
Aslında
sadece Bahadır değil, arkadaşlarım da bir dönem sonra müthiş bir yükselişe
geçmeye başladılar. Nasıl olduysa lise arkadaşlarımdan biri, belediye
başkanının yanına özel kalem müdürü oldu. Başka bir arkadaşım kulüplerin,
eğlence ortamlarının aranan ismi olup çıkıverdi. Birçoğu evlenip, yuvalarını
kurdular. Hafta sonu pikniklerine gidip geldiler. Balık tutmak gibi, avlanmak
gibi, iskambil oynamak gibi hobiler geliştirdiler.
Zamanla
benimle olan bağlarını kopardılar. Çünkü onların gözünde ben, bir baltaya sap
olamamıştım. Oysa ben de herkes gibi yükselmek ve iyi yerlere gelmek
istiyordum. Sevilen ve aranan bir adam olmak istiyordum; fakat görünmeyen bir
el, yani yazgım iyi yerlere gelmemi engelliyordu sürekli
Ah, yüce
hayali diyarlar ve çağlara gömülen yazıtlar! Artık içimdeki Napolyon’u
uyandırmalıydım. Yalnız kötü talih bu olsa gerek! İçimdeki Napolyon ölümcül bir
kış uykusuna yatmıştı ve bir türlü uyanmak bilmiyordu. Kısacası sefilin
tekiydim ve para para para diye haykıran bu gösterişli diktatörü bu haldeyken
uyandırmak şimdilik imkânsız gibi gözüküyordu.
2.BÖLÜM
OFİS BOY
Her şey
bitti derken iş başvurusu yaptığım bir yerden görüşmeye çağırdılar. Heyecandan
olsa gerek görüşmeye kanguru gibi zıplaya zıplaya gitmiştim.
İsminin
Gafur olduğunu söyleyen, yaklaşık otuz yaşlarında, seyrek saçlı, iri gövdeli ve
esmer tenli bir adam beni görüşme odasına aldı.
Bu odada
yaklaşık yarım saat kadar görüştük. Bu yarım saatin sonunda adam beni işe aldı.
İşin tanımı
basitti: Ofis boy olmuştum.
Yaş otuzdu.
Saçlara aklar düşmüştü. Alındaki çizgiler kendilerini göstermeye başlamıştı.
Yaşıtlarım birinci hatta ikinci çocuklarını dünyaya getirmişlerdi. Ve ben daha
yeni ofis boy olmuştum.
Bu ne elemli
bir trajediydi!
Bu trajik
olayı William Shakespeare oyunlarında işlememişti ama bu durum, tepeden tırnağa
bir trajediydi.
Bir gün sonra
sabah, başım eğik bir vaziyette işe gittim. İş yerinin sahibi Gafur daha içeri
girmemle, benden bir bardak çay istedi. Çayı koyarken içerden seslendi: “ Çayı
koyduktan sonra şu yerleri de bir temizleyiver!”
“ Tamam,
efendim!” diye seslendim gırtlaktan gelen berbat bir sesle.
Çayını
getirdim ve masasına koydum. Ardından yerleri temizlemeye başladım. Kan ter
içinde işimi yaparken, Gafur pencereden dışarı bakarak:
“ Şu
bakkaldan bana kahve alsana!” dedi.
“Olur!”
dedim ölü bir ses tonuyla.
Ofis boy
olmanın bedeli yavaş yavaş üstüme çökmeye başlamıştı. Adam sürekli benden bir
şeyler istiyordu, bense sorgusuzca bu istekleri yerine getiriyordum.
Öğlene doğru
Gafur’un Etiler’de jimnastik hocalığı yapan sevgilisi geldi. Ah tanrım o nasıl
bir güzellikti! Nasıl bir seksapeldi!
Birbirlerine
sarılıp öpüştüler. “ Aşkitom çok özledim seni ya!” dedi jimnastik hocası. Bu
lafın üstüne Gafur’un yüzü mutluluktan pespembe olmuştu. Benim surat ise
mutsuzluktan kireç gibi beyazlaşmıştı.
“ Canım bu
gece birlikte Karayip Korsan’larını izlemeye gidelim mi?” dedi Gafur.
“ Gidelim
Aşkitom gidelim. Holeeey!” diye çığlık attı kadın.
Mutluluktan hoplayıp zıplıyordu. Gözlerinin içi
parlıyor ve bu parıltı bir ışık dalgası gibi tüm ofise yayılıyordu.
Gafur bana dönüp:
“
Çaylarımızı tazelesene!” dedi.
Elimde bardaklarla mutfağa geçerken, Gafur : “ Temiz bardaklara koy!” diye haykırdı.
“ Adaletin
bu mu dünya!” diye söylenerek mutfağa geçtim. Maun dolaptan iki cam bardak
çıkarıp tezgâha koydum. Çaydanlığı elime aldığım sırada Gafur yine içerden
seslendi. Adam eşekler gibi sesleniyordu.
“ Lale’ye
iki, benim çaya da üç şeker at. Bir zahmet de karıştırıver!”
“ Tamam!”
diye inledim.
Artık sabrım
taşmak üzereydi. İki kuruş para veriyor ve beni köle İsaura gibi
çalıştırıyordu. O kadar öfkelenmiştim ki, çaydanlığın içindeki şu kaynar suyu
ikisinin de üstüne dökmek istedim. Ama her zamanki gibi sabrettim. İçimden,
birden ona kadar saydım. Tüm sevdiğim çizgi film karakterlerini düşünüp
sinirimi yatıştırmaya çalıştım.
“ Sakin
olmalısın koçum! Vaat edilen güzel günler için sakin olmalısın! Altın çağa
girmemize şuracıkta ne kaldı ki?” diye mırıldandım kendi kendime.
Gafur:
“ Hadi
nerde kaldı çaylar! Trabzon’dan mı getiriyorsun!” diye viyakladığı sırada
elimde çay tepsisiyle içeri girdim. Jimnastik hocası Gafur’un kucağına
oturmuştu. Gafur’un bir eli kadının kalçalarında diğer eli ise omuzlarındaydı.
Çayları
verirken Gafur yüzünü ekşiterek: “ Biraz
daha hızlı hareket et arkadaşım! Bak, bu günler ofisin yoğun olmadığı günler.
Yarın öbür gün işlerimizin artacağı mevsime gireceğiz. Misafirler, müşteriler…
Bu ofis düşünemeyeceğin kadar yoğun olacak. Eğer yine bu şekilde yavaş hareket
edersen olmaz!”
“Anlıyorum Gafur bey! Elimden geldiğince hızlı
olmaya çalışacağım!” dedim
Çayları verdikten sonra odadan ayrıldım. Tam odadan
çıkarken sevgilisi sinir bozucu, ucube bir kahkaha patlattı. Acaba benim şu
ezik halime mi gülmüştü, yoksa iki arada bir derede Gafur ona espri mi
yapmıştı?
Sonsuza kadar
cevabını bulamayacağım bir çelişki daha belleğime böylece yazılmış oldu.
Günler tüm
sıkıcılığıyla bu ofiste birbirini kovalıyorlardı. Pazartesiler, salılara;
salılar, çarşambalara karışıyor, gündüzler alaca karanlığa dönüşüyor,
alacakaranlık ise zamanı eriterek ruhunu karanlığa teslim ediyordu. Hafta
sonunu dinlenmek, yan gelip yatmak ve miskinlik yapmak için dört gözle
bekliyordum. Ne var ki hafta sonu zor bir şekilde geliyor ve ispirto gibi hemen
uçup bitiveriyordu.
Bu ofiste geçirdiğim zamanlar ise tam bir felaketti
Gafur, o kadar şımarık ve huysuz bir adamdı ki benim gibi sakin bir adamı bile
çileden çıkarmayı başarmıştı!
İstekleri
bir türlü tükenmek bilmiyordu. Benden, günde yaklaşık yirmi bardak çay
istiyordu ve bana günde otuz defa yerleri temizletiyordu. Bir tek bunlarla
kalsa iyi! Yerden yere vurmaya da başlamıştı beni. Sevgilisinin açık
kıyafetlerine öfkeleniyor, acısını benden çıkarıyor; ailesiyle kapışıyor,
hıncını benden alıyordu.
Böyle karışık
bir durumun içine girmiştik. Sırf bu yüzden her şeye küfreden bir adam olup
çıkmıştım.
Akşamları
izlediğim filmler, okuduğum kitaplar bile burnumdan gelir oldu. Gafur’un o
rezil hallerini bir türlü aklımdan çıkaramıyordum. Güzel ve etkileyici sözleri
okuyarak paramparça olan ruhumu tamir etmeye çalışıyordum ve sabırımın
tükenmemesi için sürekli dua ediyordum.
Yalnızlığım, çaresizliğim ve başarısızlıklarım bu ofis
işiyle birlikte el ele verip dalgalı, bulanık ve bol tuzlu bir belirsizlik
denizine dönüşmüştü.
Yok, hayır
hayır! Bu adamın yanında daha fazla çalışamayacaktım.
Cinnet
geçirip, cinayet işlememek için istifamı verdim.
3. BÖLÜM
SEFALET GÜNLERİ
Yeniden
işsizdim.
Bu işsizlik
günlerinde bol bol iç geçirip, bol bol kitap okudum. Hangi kitapları okumadım
ki? Wells’den, Kemal Tahir’e; Mark Twain’den, Woddy Allen’a; Kafka’dan
Tolkien’e kadar birçok yazarın ve düşünürün kitaplarını okudum.
Okudukça
hayatımı daha derinlemesine sorgulamaya başladım.
Önceden de
okuyan bir adamdım; yalnız okumalarım bu işsizlik döneminde iyice
yoğunlaşmıştı.
Belki de
çılgınlar gibi okuyarak delirmek ve bu halimle bir deli hastanesine yatıp huzur
bulmak istiyordum.
Bunlar bir
kenara dünyayı sorgulama sürecim de hızlanmıştı.
Kendime
sürekli şu soruları soruyordum: Nereye gidiyordu bu dünya, ben kimdim ve
nereden gelmiştim. Maymundan mı gelmiştim yoksa balıktan mı? Balçıktan mı,
ateşten mi? Bu bedenin içinde bir ruh var mıydı? Ruh ölünce nereye gidiyordu;
Cennet, cehennem var mıydı? Araf’da bekleyecek miydik? Beklerken çay ikram
edecekler miydi bizlere?
Sonsuzluk
içinde kaybolmuş bir noktaysak ne anlamı vardı yaşamanın! Ya rearkarnasyona ne
demeli? Ölüp ölüp dirilmek, dirildikten sonra yine ölmek ve sonra yine
dirilmek!
Şu işsizlik
zamanları, gerçekten insana hayatı sorgulatıyordu. İnsan bu bilinmezlik çukuru
içinde kafasında binlerce soru üretiyor ve bu soruların çoğunu cevaplayamadan
hayata gözlerini yumuyordu.
Felsefeyle,
sinemayla, şiirle yatıp kalkarken önceki başvurduğum bir sigorta şirketi beni
iş görüşmesine çağırdı.
Görüşmeye
rezil bir halde gitmemek için, cebimdeki azıcık parayla kendime vasat bir takım
elbise aldım.
Babam
telefonda bu işin, hayatımın fırsatı olabileceğini söyledi. Her zamanki gibi
büyük laflarla beni gaza getirmeye çalıştı; fakat pek etkili olamadı. Çünkü
ikimiz de çok iyi biliyorduk ki, bu iş de önceki işler gibi hayatımın fırsatı
filan olmayacaktı. Çünkü benim genetik yapım şirketlerde çalışmaya uygun
değildi. Yani galiba böyleydi.
Buna rağmen
görüşmeye gittim. Yüzü balon gibi şiş, tıknaz ve kemer burunlu bir adam beni
mülakat odasına aldı.
Adam
konuşurken sürekli burnunu kaşıyor, zaman zaman esprili konuşmalar yapıp ortamı
rahatlatmaya çalışıyordu. Haliyle zorla gülümsemeye çalışıyordum. Ayrıca adamın
ağzı çılgın gibi laf yapıyordu. Mülakat bitine kadar bana sürekli sorular
sordu. Ben de ölü bir ruh haliyle adamın sorularını yanıtlamaya çalıştım.
Sorulardan
birisi şuydu:
“ Şu ana
kadar, iş hayatınızdaki en büyük başarınız hangisidir?”
Ne diyeceğimi
bilemedim. Kem küm bir şeyler zırvaladım. Öksürdüm, hapşırdım. Bir ara
esneyecek gibi oldum.
Ve sıkıntıyla
konuşmaya çabaladım:
“ Aslında
bana verilerin işleri eksiksiz bir şekilde yapmaya çalışırım. Dürüstlüğe önem
veririm. Ekip çalışması benim için önemlidir. Fikirlerle ve eylemlerle yol
almak isterim!”
Bir ara: “
Çalıştığım şirketin vizyonu benim için çok önemlidir!” dedim.
Benimle
görüşen adamın heyecandan hemen kulakları oynamaya başladı dudakları yukarıya
doğru kıvrıldı: “ Bak bu laf hoşuma gitti!” dedi gözlerini sağa sola
kaydırarak. Düzgün cümleler kurarak ve oldukça sakin bir şekilde iş hayatı
üzerine uzun bir nutuk çekti bana.
En son: “ Bu
görüşmeyi değerlendireceğim! Olumlu olduğu takdirde size geri dönerim!” dedi.
Görüşme
odasından çıktık.
Adam,
plazanın giriş kapısına kadar bana eşlik etti ve elimi sıkıp yanımdan ayrıldı. Dışarıya
çıktığımda derin bir soluk aldım, gömleğimin yaka düğmelerini açtım ve
Dikilitaş’tan Beşiktaş’a doğru yürümeye başladım.
Beşiktaş’a
vardığımda yağmur inceden inceye çiselemeye başlamıştı. Trafik her zamanki gibi
bir hayli yoğundu.
İskeleye
inip boğaza karşı bir yere oturdum, sıcak ve demli bir çayla birlikte bol
susamlı simidi yerken boğazın çalkantılı halini izledim. Martılar gökyüzünde
özgürce kanat çırpıyor, gemilerin getirdiği iri dalgalarsa kabararak kıyıdaki
kayalara sert bir şekilde vuruyordu. Bu sahneyi izlerken içimi bir hüzün
dalgası kapladı. “Dünya için neyim ben! Şu boğaz için neyim!” diye kendi
kendime mırıldandım.
Emin olun
benim yerimde bir başkası olsaydı o da böyle bir manzara karşısında buna benzer
bir şeyler mırıldanırdı.
Şöyle
anlatırsam daha açık olacak galiba: Eğer büyük bir şehirde uzun bir süre yalnız
kaldıysanız, etrafınızdaki kalabalık sizi anlayamıyorsa, kalbiniz birilerine ve
bir şeylere kırılmışsa, kısaca söylemek gerekirse; hayatta kaybeden tarafta yer
alıyorsanız, şehrin içindeki bu doğa manzaraları canınızı fazlasıyla sıkar!
Bunları
düşünüp duygusal gelgitler yaşarken telefonum çaldı.
Arayan
Bahadır’dı. Dolu dolu bir sesle: “ İş görüşmen nasıl geçti?” diye sordu. Her
zamanki gibi:
“ Fena
değil!” dedim.
“ Olur,
olur. Gün doğmadan neler doğar!” dedi ve biraz daha konuşup telefonu kapattı.
Çayımı
bitirdikten sonra biraz dolaşarak zaman öldürdüm. Bir büfenin önünden geçerken
teksasla, swing takıldı gözüme. Bu çizgi romanlar çocukluğumu hatırlatmışlardı
bana. Çocukken en büyük hayallerimden biri onlar gibi büyük bir kahraman olabilmekti.
Mesela jedi
olmak da hiç fena sayılmazdı. Böyle bir şey olsaydı, partilere, eğlencelere ve
ev faturalarını ödemeye ışın kılıcımla giderdim. Tehlikeyi sezince kılıcı hızla
cebimden çıkartır ve gereken müdahaleyi oracıkta yapardım.
İşte o zaman
herkes benden bahsederdi, herkes beni konuşurdu. Gazetelerde boy boy resimlerim
çıkardı, ailem dâhil herkesin hayranlığını kazanırdım.
Acaba böyle
bir kahraman olsaydım benimle röportaj yaparlar mıydı? İnsanlar yüzümü görmek
için evimin önüne gelirler miydi? İmza alırlar mıydı benden, gözlerimin içine
heyecanla bakarlar mıydı?
“ Hiç
sanmıyorum!” diye mırıldandım kendi kendime, “ Böyle olması için dünyanın
tepetaklak tersine dönmesi gerekir. Bu yüzden canım ruhum! Bu sönük hayata
kendini adapte et ve olmayacak hayaller kurma!”
Bunları
düşünürken az kalsın otobüsün altında kalıyordum.
4. BÖLÜM
OFİS DENEN CEHENNEM
Beni iş
görüşmesine çağıran adam yaklaşık bir hafta sonra beni arayıp işe alındığımı
söyledi. Bir gün sonra zorluklarla aldığım takım elbiseyi giyip plazanın yolunu
tuttum.
Ofisten
içeri girdiğimde dört kişi karşıladı beni.
Yeni takım
arkadaşlarımla el sıkışıp tanıştım. Bu esnada müdür içeri girdi.
Sırıtarak:
“ Nasıl, kaynaştınız mı bakalım!” dedi.
“ Evet,
efendim!” dedim gülümseyerek.
“ O
zaman benim odama geçip, biraz işlerden konuşalım!” dedi müdür.
Hep birlikte
müdürün odasına geçtik.
Müdür
köşedeki beyaz tahta masanın önüne doğru ilerledi. Bir yandan elindeki kalemi
parmaklarıyla döndürüyor diğer yandan açık kahve gözleriyle bizleri süzüyordu.
Tok bir
sesle:
“
Arkadaşlar, işe yeni giren arkadaşımıza işimizden kısaca bahsetmek istiyorum!”
dedi.
Bu sırada,
cebimden küçük bir not defteri ve tükenmez kalem çıkardım.
“ Evet!” dedi müdür gözlerini bana dikerek: “
Şimdi bizim işimiz satış! Bana satışın tarifini yapabilir misin?” diye sordu
“ Şey… Iıı.. Satış demek şey demek!
Elimizdeki ürünleri bir şekilde müşteriye satmak demek!” dedim
“ Biraz daha açarsak!”
“ Yani tedarikini sağlamak!”
“ Daha net bir tanım yapabilir misin?”
İşte uyuz olduğum olaylar başlamıştı. Sürekli
tanımları açmamı istemesi ve benim bir şeyler uydurmaya çalışmam keyfimi
kaçırmıştı.
Atmosferi bozmamak için satış kavramını açmaya
çalıştım. Diğerleri de ciddi ciddi beni dinlediler.
“ Piyasada
oluşabilecek bir talebi karşılama olayına satış diyebiliriz.” dedim en son
“ Evet, çok
doğru!” dedi ve satışla ilgili uzun bir konuşma yaptı bizlere. Konuşmasını
bitirince hepimiz müdürün odasından ayrılıp masalarımıza oturduk.
Bir süre oturduğum
masanın üstünde duran bilgisayardan internete girdim. Bir yandan da çaktırmadan
yeni iş arkadaşlarımı kesiyordum.
Köşede oturan
Duygu Hanım, oturduğu yerden kalkıp mutfağa geçti ve kendine kahve doldurdu. Bu
sırada onun karşısında oturan Erhan bey kısık bir sesle: “ İstiyorsan mutfaktan
çay kahve alabilirsin!” dedi. Onun paralelinde oturan Devrim Bey ( hayatı
boyunca tek bir devrimi bile olmayacaktı bu adamın): “ Çay ve kahve sınırsız!”
deyip güldü. Galiba espri yapmıştı. İçerideki herkes gülünce ben de gülmek
zorunda kaldım.
Genellikle şirket esprileri böyledir. Espri
kötü olsa da herkes güler ya da gülmek için kendini zorlar.
“ Daha önce hiç satış yapmış mıydın!” diye
sordu kapının girişinde oturan Ayşe hanım.
“ Bir dönem ilaç pazarlamıştım!” dedim.
“
Hım! Çok iyi ya!” dedi.
Bu esnada
elindeki koca kupa bardakla Duygu içeri girdi.
“ Of!
Çay bitmiş yine ” dedi sesine çocuksu bir hava vererek.
Bu çocuksu
sesle sempatik olduğunu mu zannediyordu acaba! Büzüşmüş dudaklarına seksi bir
hava vererek konuşmaya devam etti: “ Çay krizim tuttu Erhan. Bir üst kata çıkıp
bana çay getirebilir misin?” dedi.
“ Çıkamam
yukarıya!” dedi ve beni gösterip: “ Hadi sen çık ve Duygu'ya bir bardak çay
getir!” dedi.
Devrim gülümsedi ve tok bir sesle: “ Hem spor yapmış
olursun biraz.” dedi.
Pozitif insanlara özgü bir tavırla: “ Tamam! Zaten
merdiven çıkmaya bayılırım! Hobilerimden biridir. ” dedim ve bir üst kata
çıkmak için odadan ayrıldım.
Çayla birlikte içeri girdiğimde Duygu sırıtarak
elimden çayı alıp:
“
Teşekkürler canım!” dedi ve Duygu’nun yanına geçip işle ilgili bir şeyler
konuşmaya başladılar. Bu esnada Devrim birden bağırdı:
“ Aradığım
motosikleti buldum nihayet!”
Erhan’la uzun bir süre motosiklet üzerine konuştular.
Devrim omuzlarını silkerek: “ Bu motosikleti almalıyım ve Cadde'den öttüre
öttüre geçmeliyim!”
Erhan birden konuyu değiştirdi: “ Maça gelecek misin
hafta sonu?”
“ Aaa, maç
tamamen aklımdan çıkmış. Geleceğim tabii ki de!” dedi Devrim ve cümlesini
bitirir bitirmez bana döndü. Gözlerini kısarak:
“ Hafta sonu
halı sahada maçımız var, sen de gelsene!” dedi.
Bu türden aktiviteleri fazla sevmediğim için Devrim’in
bu teklifini geri çevirdim.
5. BÖLÜM
BİRDEN ÂŞIK OLUYORUM
Şirkette
geçirdiğim günler birbirinin kopyası gibiydi. Sabah suratım şiş bir halde
şirkete geliyor ve akşamları gözlerim pörtlemiş bir halde eve dönüyordum.
Yine de üç
ayı kazasız belasız atlatmıştım. Yalnız annemden emdiğim süt burnumdan
gelmişti. Müdür denen adam ilk günlerdeki neşesini ve sempatikliğini bu süre
içersinde kaybetmişti.
Bir yaratığa dönüşmüştü sanki. Sürekli benden ve diğer
arkadaşlardan gerçekleşmesi imkânsız satışlar bekliyordu. Hatta bir gün
hepimizi karşısına aldı ve ağzını mağara gibi açıp: “ Satış, satış, satış!
Arkadaşlar sizlerden satış istiyorum! Ayağınızın basabileceği her yere gidin,
çalmadığınız kapı kalmasın. Bakırköy, Ataşehir, Mecidiyeköy, Beyoğlu,
Bayrampaşa, Şirinevler! İstemediğiniz kadar semt var. Gidin ve ürünümüzü satın
arkadaşlar. Bu şirkette barınmak istiyorsanız satış yapmalısınız. İşimiz bu!
Satış satış satış! ” dedi.
Ne yaparsınız işte! Bizleri gaza getirmek ve
hareketlendirmek için
böyle konuşmalar yapıyordu.
Diğer yandan dördümüz arasında da entrikalar dönmeye
başlamıştı. Ayşe nedensiz yere Duygu’yu kıskanmaya başlamıştı ve Duygu’nun
şirketten çıkarılması için onun arkasından dolaplar çeviriyordu. Erhan’ın da
arası Duygu ile iyice bozulmuştu. Devrim ise iyice içine kapanmıştı. Bense
nedenini bilmediğim bir şekilde Ayşe’ye gönlümü kaptırmıştım.
Onun Erhan’la olan samimiyeti canımı bir hayli
sıkıyordu. Yine de bu durumu belli etmemeye çalışıyordum.
Gün geçtikçe Ayşe’ye duyduğum hisler aşka dönüştü.
Hemen hemen her dakika onu düşünür olmuştum. Ona karşı hislerimi açmak istiyor
fakat utangaç yapımdan dolayı bir türlü bunu başaramıyordum.
Bİr gün ofisin içinde aylak aylak otururken birden
ayağa fırlayıp: “ Ayşe seni çılgınlar gibi seviyorum. Benim sevgilim ol!
Sonsuza kadar birlikte yaşayalım!” diye haykırmak istedim. Ne yazık ki böyle
bir çılgınlığı göze alamadım.
Fakat bir gün sabrım taşıverdi ve öğle arasında
Erhan’la ikisi yemek yerken yanlarına yanaştım.
Kısık ve zayıf bir sesle: “ Seninle bir şey konuşmak
istiyorum Ayşe!” dedim.
Erhan ters ters yüzüme bakmıştı.
Ayşe sırıtarak: “ Konuş canım! Erhan yabancı değil!”
dedi.
“ Evet, yabacı değilim! Hatta Ayşe’nin kankasıyım! Hah
hah hah!”
“ İlahi Erhan! Âlemsin ya!” dedi Ayşe ve o da
kahkahayı bastı.
Ortada komikliğe dair hiçbir şey yoktu. Buna rağmen
ikisi birbirine bakarak gülme krizine girmişlerdi. Erhan ağzındaki yemeği dışarı
saçarak bir şeyler anlatmaya çabalıyor, Ayşe’de dövünerek kahkahaları
patlatıyordu. Ben de kederli bir şekilde ikisini izliyordum.
Ezilen ruhumla: “ Komik olan nedir?” diye sordum.
Erhan gülmekten dolayı yaşlarla dolan gözlerini ince
uzun parmaklarıyla sildi.
Ayşe ortamı biraz toparlamaya çalışsa da başarısız
oldu:
“ Sinirlerimiz bozuldu, kusura bakma!” dedi ve
tekrardan gülmeye başladı.
“ Komik olan nedir? Bana da söyleyin ben de güleyim!”
dedim. Hâlbuki komik olan şeyin ne olduğunu onlardan daha iyi biliyordum. Erhan
yüzündeki çakallığı gizleme ihtiyacı duymadan: “ Hadi ben kalkayım, ikiniz
konuşun!” dedi ve oturduğu ahşap sandalyeden kalkıp ilerdeki masalardan birine
oturdu.
Ayşe peçeteyle ağzını silerek: “ Ne söyleyeceksen
çabuk söyle. Saat bir buçukta bir mimarla randevum var!” dedi.
“ Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum Ayşe. Ben… Şey…”
“ İşle ilgili bir şeyse daha sonra konuşalım!” dedi
Ayşe.
“ Hayır, Ayşe, işle ilgili değil!”
“ Neyle ilgili o zaman!”
“ Şeyle ilgili!”
“ Söylesene hadi! Gitmem gerekiyor artık!”
Bir anda pat diye söyleyiverdim:
“ Senden hoşlanıyorum! Hatta seni seviyorum. Yo hayır!
Sana aşığım!”
“ Bu kadar mı?” dedi Ayşe bir vaşak gibi gözlerimin
içine bakarak!
“ Evet, bu kadar!” dedim gözlerimi gözlerinden
kaçırarak.
“ Kalkıp gitsem iyi olacak!”
“ Bir şey söylemeyecek misin?”
“ Ne söylememi istiyorsun!”
“ Sana, âşık olduğumu söyledim!”
“ Of! Kafam çok yoğun bu sıralar. Daha sonra konuşalım
mı bunu!”
Bu muydu yani! Lanet olsun bu muydu? Duyduğum aşkın
karşılığı bu mu olacaktı?
“ Sadece bana şunu söyle!” dedim ona jönler
gibi bakmaya çalışarak, “ Benden hoşlanıyor musun?”
“ Galiba hayır!” dedi.
İşte bu son sözü ruhuma hançer gibi batmıştı!
“ Nasıl hayır!” dedim.
“ Sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum!” dedi.
“ Ama benimle sohbet etmenin çok zevkli olduğunu
söylemiştim!”
“ Seninle konuşmaktan zevk almam senden hoşlanıyorum
anlamına gelmez ki!”
Erhan’la girdikleri gülme krizini şimdi çok daha iyi
anlıyordum. Duygularımla apaçık alay edilmişti. Bu cidden tiksindirici bir
durumdu.
Yine de sabırlı olmaya çalıştım.
Ve hiç ses çıkarmadan Ayşe’nin yanından ayrılmayı
başardım.
PEŞİMDEKİ DÜŞMAN
PEŞİMDEKİ DÜŞMAN
Gözlerini açtı genç adam. Yavaşça olduğu
yerden doğrularak ayağa kalktı! Bir masa vardı az ilerisinde. Masaya doğru
yürüdü. Dokundu masaya. Masa meşedendi! Masanın tam ortasında duran mektuba
ilişti zümrüt yeşili gözleri! İçi parçalanır gibi oldu! Hemen ardından yanındaki mavi kaplı kitaba
takıldı gözü.
Kitabın yanındaki mektubu aldı ve içinden
okudu! Mektubu, aldığı yere geri bıraktı. Puslu gözlerini uzun parmaklarıyla
ovuşturdu. Etrafına bakındı! Neredeydi acaba! Bunu birkaç defa sordu kendine.
Önündeki kapıya doğru yürüdü. Biraz zorladıktan sonra kapıyı açmayı başardı.
Derin bir nefes alarak dışarıya çıktı.
Yüce tanrım burası neresiydi böyle! Etrafı
ağaçlarla çevriliydi. Gürgenler, kayınlar ve daha nice ağaç türlerinin içinde
kaybolmuş bir orman hayvanından farksız hissetti kendini!
Rüya mı görüyordu acaba! Uyanmak için yüzüne
bir iki sağlam tokat attı. Ama nafile! Uykuda değildi. Yavaş adımlarla karanlık
ormanda yol almaya başladı. Derken uzaktan değişik, mide bulandırıcı sesler
gelmeye başladı. İçinde beliren o tuhaf korkuyu en son Stephen King’in
romanlarını okurken yaşamıştı.
Nereye
gittiğini bilmeden, belki de sadece sezgileriyle yol almaya devam etti. Sesler
artmaya başlamıştı. Korkuyordu,
titriyordu ve aklı bulanıktı. Tam ormanın bitimine gelmişti ki, birden önünde
iki üç gölge hızlıca belirdi ve kayboldu. Yutkundu. Ölümden beter hislerle
koşmaya başladı. Evet, az ilerdeki kasabaya doğru koşmaya başlamıştı. Dört bir
yandan dağılan garip gölgeler peşini bırakmıyordu.
Yardım edecek kimse yok muydu bu genç adama!
Ne yazık ki ortada ona yardım edecek hiç kimse görünmüyordu! Sonra gölgeler çevreledi etrafını. Artık yorulmuştu
genç adam. Müziğini yitirmiş bir Yunan tanrısı gibi karanlık bulutların altında
yere devrildi. Bu gölgelerden kaçmak imkânsızdı!
Gölgeler
etrafını siyah halkalar halinde sardı. Genç adam korkuyordu. Tanrım bunlar
cehennem zebanileri miydi yoksa gece hortlakları mı? Neydi bunlar?
Ölecekti
belki de birazdan. Hem de acıyla ve korkuyla ölecekti. En acısı buydu belki de.
Acılar ve korkular içinde ölmek!
Gölgeler,
siyah dumanlar gibi etrafını sardılar. Ve birden o siyah dumanlar tuhaf
şekillere bürünmeye başladılar! Adam
olduğu yerden kalktı ve gözlerini bir kez olsun kırpmadan gölgelere baktı. Bir
süre sonra genç adam, gölgelerin içinde beliren yansımaları görmeye başladı. “
Tanrım!” diye titrek bir kelime sıyrıldı ince parlak dudaklarından. Gölgelerin içindeki yansımalar ona geçmişini
göstermeye başlamıştı.
İçi
yanıyordu genç adamın! Yansıyan görüntüler ona geçmişini acı bir şekilde göstermeye
başlamıştı. Yıllardır bu görüntülerden kaçmaya çalışıyordu ama bunu
başaramıyordu!
Ağlamak sonsuza dek ağlamak istedi o an! Tüm
gözyaşlarını akıtmak ve bir çöl gibi kurumak istedi. Yok olmak istedi. Bir hiç
olmak, evrenin karanlık boyutlarında yok olup gitmek istedi!
Sonra
birden masadaki mektup aklına geldi.
Neden ayrılmıştı ki sanki sevdiği kadından!
Bir insan neden ayrılır sevdiği insandan! Töresel ve çevresel baskılardan dolayı mı?
Dünyaları farklı olduğu için mi ayrılır, aldatıldığından dolayı mı, başka bir sevdaya
yelken açmak istediği için mi ayrılır?
Eğer
yazgınızda ayrılık varsa, bu gerekçelerden biri sizi buluyordu ve
ayrılıyordunuz. Ayrılık da, beraber olmak gibi kaderin gizemli oyunlarından biri
değil miydi?
Gereksiz
bir şey, belki bir töre belki de bir anlık kuruntu dopdolu bir aşkı
öldürebiliyordu.
Bu böyleydi! Genç adam için ve diğer adamlar
için, genç kadın ve diğer kadınlar için
ve hatta tüm insanlık için bu böyleydi. Değişmiyordu!
26 Kasım 2015 Perşembe
YENİ BİR GÜNE MERHABA!
Ve yeni bir güne başladık. Milletin yüzü işkembe pazarından farksız! Kıçım gibi hatta. Ben de öyleyim. Yani boka sarmış bir haldeyim. Ama mutluyum yine de. Gelecek güzel günler için değil. Yaşadığım için ve hayatta olduğum için mutluyum. Gökyüzünü görebildiğim için mutluyum! Derin derin soluyorum havayı. Çevreye bakıyorum. Bulutlara, güneşten gelen yaşama! Bunlar güzel şeyler.
Benim canımı şu içine atıldığım boktan sistem sıkıyor! Bence herkesin sinirini bozan bu sistem. Yani kapital düzen! İşte bu yüzden insanların suratı asık, bu yüzden boka sarmış bir haldeyiz. Tek mutluluğumuz ise doğa!Bu yüzden doğaya sahip çıkmalıyız!
Benim canımı şu içine atıldığım boktan sistem sıkıyor! Bence herkesin sinirini bozan bu sistem. Yani kapital düzen! İşte bu yüzden insanların suratı asık, bu yüzden boka sarmış bir haldeyiz. Tek mutluluğumuz ise doğa!Bu yüzden doğaya sahip çıkmalıyız!
10 Eylül 2015 Perşembe
MİSTİK ODA KISA BİR BÖLÜM
-Gobid:
“ Bir daha bu odaya kimseyi getirme!”
“
Tamam getirmem!”
dedim. Ve bunu söylememle birlikte
yerin
altından uğultu şeklinde bir ses gelmeye başladı. " Neler
oluyor burada?" diye haykırdım.
Kulağımı
ahşap döşemeye dayayıp:
"
Tanrım, bu ses de neyin nesi?" diye mırıldandım.
Gobid
elime bir balta uzattı: " Bence yüzleşmelisin bu sesle.”
dedi. Peri: " Evet!" diye cızırdadı.
Baltayı
aldım ve döşemeye hızlıca indirmeye başladım. Bir süre sonra
kazdığım yerin altından bir el dışarıya doğru fırladı: "
Bu elde neyin nesi şimdi?"
Gobid:
“ Bir zombinin elinden farksız!” dedi
Peri:
" Onu bence yukarıya çekelim! Bu bir işaret olabilir!"
dedi. Gobid de onayladı periyi. Ben de: " Gerek yok! Bunu
yapmayalım bence" dedim.
Gobid
kulağıma fısıldadı: " Hayır, bunu yapmalısın! Bu elin
sahibinin kim olduğunu öğrenmelisin!" dedi.
Kaygılı
bir şekilde elimi aşağıya indirdim ve yerin altından çıkan eli
tutup yukarıya doğru çekmeye başladım. Yalnız öyle bir şey
oldu ki, yerin altındaki el de aynı güçle beni yerin içine doğru
çekmeye başladı.
Periyle,
cin yerin altına batmamam için bana sıkı sıkı sarılmışlardı.
Yerdeki
el şimdi üçümüzü de aşağıya doğru çekiyordu, biz de eli
yukarıya çekmeye çalışıyorduk.
"
Bu nasıl bir şey böyle!" diye haykırdım. Gobid: " Hiç
bilmiyorum! Ama sakın pes etmeyin yoksa bu lanet olasıca el üçümüzü
de yerin dibine sokacak!" diye cevap verdi.
Üçümüz
öylesine bir güç harcamıştık ki, bu güçle bizi yerin içine
çekmeye çalışan o varlığı yukarıya çekmeyi başarmıştık.
Yalnız bu işin ardından gücümü yitirdiğim için kısa bir süre
sonra bayıldım
Gözlerimi
açtığımda, Gobid’le göz göze geldim. Bir adam arkası dönük
bir şekilde pencereden dışarıyı süzüyordu.. " Siz
kimsiniz!" dedim.
Yavaşça
bana doğru döndü. Yanıma yaklaştı. Bir iki defa öksürdü.
Öksürmesiyle ağzından çıkan topraklar yüzüme çarptı.
"
Tebrik ediyorum seni, ölmüş olan benliğini yukarıya çıkarttın"
dedi.
Ölü
olan benliğim, odanın içinde gezindi: " En büyük
hayallerimi bu odada kurmuştum! İlk defa şeytanla bu odada yüz
yüze gelmiştim! Will beni hayaletimle buluşturmuştu. Charlie
Chaplin'i ve ölmüş olan halimi ilk defa bu odada görmüştüm!
Zaman ne tuhaf bir yanılgı! O gün, yani ölü olan benliğimle
karşılaştığım gün bugündü. Ben şimdi bugüne çok uzağım!”
“
Nasıl!” diye
sordum safça
“ Ne
yaşadıysan, aynılarını yaşadım. Ne hissettiysen aynılarını
hissettim. Aynı şeyleri gördük, aynı şeyleri hesapladık. Aynı
gün doğduk ve aynı gün öldük. Korkularımız aynıydı,
düşlerimiz ve kaygılarımız aynıydı! Ama sen benim
yaşadıklarımı henüz yaşamadın ama ben senin yaşamış olduğun
ve yaşayacağın her şeyi yaşadım!” dedi ve sustu.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
