12 Mayıs 2016 Perşembe

PEŞİMDEKİ DÜŞMAN

  PEŞİMDEKİ DÜŞMAN

   Gözlerini açtı genç adam. Yavaşça olduğu yerden doğrularak ayağa kalktı! Bir masa vardı az ilerisinde. Masaya doğru yürüdü. Dokundu masaya. Masa meşedendi! Masanın tam ortasında duran mektuba ilişti zümrüt yeşili gözleri! İçi parçalanır gibi oldu!  Hemen ardından yanındaki mavi kaplı kitaba takıldı gözü.
   Kitabın yanındaki mektubu aldı ve içinden okudu! Mektubu, aldığı yere geri bıraktı. Puslu gözlerini uzun parmaklarıyla ovuşturdu. Etrafına bakındı! Neredeydi acaba! Bunu birkaç defa sordu kendine. Önündeki kapıya doğru yürüdü. Biraz zorladıktan sonra kapıyı açmayı başardı. Derin bir nefes alarak dışarıya çıktı.
  Yüce tanrım burası neresiydi böyle! Etrafı ağaçlarla çevriliydi. Gürgenler, kayınlar ve daha nice ağaç türlerinin içinde kaybolmuş bir orman hayvanından farksız hissetti kendini!
 Rüya mı görüyordu acaba! Uyanmak için yüzüne bir iki sağlam tokat attı. Ama nafile! Uykuda değildi. Yavaş adımlarla karanlık ormanda yol almaya başladı. Derken uzaktan değişik, mide bulandırıcı sesler gelmeye başladı. İçinde beliren o tuhaf korkuyu en son Stephen King’in romanlarını okurken yaşamıştı.    
    Nereye gittiğini bilmeden, belki de sadece sezgileriyle yol almaya devam etti. Sesler artmaya başlamıştı.  Korkuyordu, titriyordu ve aklı bulanıktı. Tam ormanın bitimine gelmişti ki, birden önünde iki üç gölge hızlıca belirdi ve kayboldu. Yutkundu. Ölümden beter hislerle koşmaya başladı. Evet, az ilerdeki kasabaya doğru koşmaya başlamıştı. Dört bir yandan dağılan garip gölgeler peşini bırakmıyordu.
  Yardım edecek kimse yok muydu bu genç adama! Ne yazık ki ortada ona yardım edecek hiç kimse görünmüyordu!  Sonra gölgeler çevreledi etrafını. Artık yorulmuştu genç adam. Müziğini yitirmiş bir Yunan tanrısı gibi karanlık bulutların altında yere devrildi. Bu gölgelerden kaçmak imkânsızdı!
    Gölgeler etrafını siyah halkalar halinde sardı. Genç adam korkuyordu. Tanrım bunlar cehennem zebanileri miydi yoksa gece hortlakları mı? Neydi bunlar?
    Ölecekti belki de birazdan. Hem de acıyla ve korkuyla ölecekti. En acısı buydu belki de. Acılar ve korkular içinde ölmek!
    Gölgeler, siyah dumanlar gibi etrafını sardılar. Ve birden o siyah dumanlar tuhaf şekillere bürünmeye başladılar!  Adam olduğu yerden kalktı ve gözlerini bir kez olsun kırpmadan gölgelere baktı. Bir süre sonra genç adam, gölgelerin içinde beliren yansımaları görmeye başladı. “ Tanrım!” diye titrek bir kelime sıyrıldı ince parlak dudaklarından.  Gölgelerin içindeki yansımalar ona geçmişini göstermeye başlamıştı.
    İçi yanıyordu genç adamın! Yansıyan görüntüler ona geçmişini acı bir şekilde göstermeye başlamıştı. Yıllardır bu görüntülerden kaçmaya çalışıyordu ama bunu başaramıyordu!
   Ağlamak sonsuza dek ağlamak istedi o an! Tüm gözyaşlarını akıtmak ve bir çöl gibi kurumak istedi. Yok olmak istedi. Bir hiç olmak, evrenin karanlık boyutlarında yok olup gitmek istedi!
   Sonra birden masadaki mektup aklına geldi.
   Neden ayrılmıştı ki sanki sevdiği kadından! Bir insan neden ayrılır sevdiği insandan!  Töresel ve çevresel baskılardan dolayı mı? Dünyaları farklı olduğu için mi ayrılır,  aldatıldığından dolayı mı, başka bir sevdaya yelken açmak istediği için mi ayrılır?
     Eğer yazgınızda ayrılık varsa, bu gerekçelerden biri sizi buluyordu ve ayrılıyordunuz. Ayrılık da, beraber olmak gibi kaderin gizemli oyunlarından biri değil miydi?
     Gereksiz bir şey, belki bir töre belki de bir anlık kuruntu dopdolu bir aşkı öldürebiliyordu.
 Bu böyleydi! Genç adam için ve diğer adamlar için,  genç kadın ve diğer kadınlar için ve hatta tüm insanlık için bu böyleydi. Değişmiyordu!


       

 





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder