30 Temmuz 2015 Perşembe

DON YUAN ALAVER ADLI ROMANIMIN GİRİŞİ

Aslında benim kalemimden dökülen şey sihirlerdir. Yalnız sizler bunu sözcükler şeklinde görürsünüz!
        TUNA ÖKTEN

DON YUAN ALAVER

RİYOBO'YA YOLCULUK

Karanlık çağa yapışınca garip yaratıklar/ Ürperir insanlar, evlerin ışıkları söner/ O zaman görünür Don Yuan Alaver, bir hayalet gibi/ Siyah maskesiyle ve tozlu peleriniyle.


  1. BÖLÜM
KAHRAMAN OLMAK İSTERDİM

Sıkıntılı ve işe yaramaz bir hayatım vardı. Kahrolsun! Bu gerçekten can sıkıcıydı! Mesela yaşadığım evin holü ve salonu istediğim gibi değildi. Tuvaletin sıvası dökülmüş, tavanlar rutubetten dolayı yosunlaşmış, perdelerin rengi iyice solmuştu. Bunların hepsi can sıkıcı şeylerdi!
Küçük ve eski televizyonun tüpü eskimiş olduğu için görüntü biraz pembeye kaçardı. Bu yüzden bu televizyona pembe panter diyordum.
Televizyonun hemen yanında ikinci el ev malzemeleri satan bir dükkandan aldığım plastik bir masa vardı. Plastik masanın üstünde ise geç açılan ve fabrika gibi gürültülü çalışan bir laptop vardı ki, akıllara zarardı.
Haliyle; komik, heyecanlı, ferah, rahat ve neşeli olan şeyler beni terk etmişti. Huzur dağlara kaldırılmıştı. Mutluluk, farenin bile giremeyeceği bir deliğe hapsedilmişti. Bunlardan da önemlisi, ailem benden umudu kesmişti.
Onlar için en büyük mutluluk ve övünç kaynağı kardeşim Bahadır’ın başarılarıydı. Bahadır, ailemin hayallerinde kurmuş oldukları ideal yetişkin kavramını hayata taşımış, bir doktor olmuştu.
Annem, onun başarılarını insanlara böbürlenerek ve gururlanarak anlatır, konu benden açılınca kadıncağız akrep yutmuş gibi birden sessizleşiverirdi. Yüzü asılır, buğulu gözlerini insanlardan kaçırır, sürekli konuyu değiştirmeye çalışırdı.
Lafı uzatmadan söylemek gerekirse, ailem için gizliden gizliye bir karın ağrısı olmuştum. Doğru dürüst bir iş sahibi bile olamamıştım
Gelgelelim zamanı gelince ne fiziksel, ne de ruhsal olarak hiçbir benzerlik taşımadığım kardeşim Bahadır evlendi.
Bense ucube hayatıma tam gaz devam ediyor, hayal kurarak ve hayal kırıklıkları yaşayarak, öfkeyle ve sıkıntıyla, çılgınlar gibi dönen dünyaya ayak uydurmaya çalışıyordum. Kısaca, bir tekne, dalgalı sularda nasıl sallanıyorsa, işte ben de İstanbul’da o şekilde sallanıyordum.
Çalıştığım işlerde hiçbir zaman yıldızı parlak biri olamadım. Kimi zaman hor görülüp, dışlanmışımdır. Entrikalara maruz kalıp uzaylı muamelesi gördüğüm de olmuştur. İnanır mısınız, bazen ortaya çıkıp kendimi göstermek istediğim zamanlar olmuştur. Bunu cidden istemişimdir! Ama tuhaf bir güç, yani adını koyamadığım değişik bir güç ne yapıp edip beni her defasında geriye doğru çekmeyi başarmıştır!
Karanlıkta uyuklayan mezar taşları aşkına! Yaşam yıldızımla ilgili gerçeklerden biri de şu ki, çevremdeki insanlar sürekli beni görmezden geldiler ve ya görmek istemediler!
Oysa deli bir ruhum vardı. Çılgınlığı severdim ve ihtiraslı bir ölümlüydüm. Her şeyden önce kadınlara ölesiye tutkundum. Evet, yanlış duymadınız.. Kadınlar benim en büyük zaaflarımdan biriydi. Onlara daha çekici görünmek için gizemli ve karşı konulamaz bir vampir olma haylim bile vardı.
Köpek ısırdı, kedi tırmaladı, yaşadığım bu kahrolası evde gecenin bir yarısı fare burnumu kemirmeye kalkıştı; yalnız bir vampir odama girip de boynumu ısırmadı, kanımı emmedi! Bu yüzden çağlar içinde sürekli nefes alıp yaşamak isteyen ben, bir ölümlü olmaktan öteye geçemedim ve vampir olma hayallerimi hep sonralara, daha daha sonralara erteledim.
İşte tüm bu nedenlerden dolayı hayatım sürekli yutkunmayla geçti. Sürekli boğazımdan gelen ağrılarla boğuştum. Sürekli insanların başarılarını izledim. Sürekli güzel kadınların vücutlarına ve gözlerine bakındım durdum. Güzel kadınlar, başka erkeklerin kollarında önümden su gibi akıp gittiler.
Hoş birkaç tane sevgilim de olmadı değil. Olmasına oldu; fakat ya nedensiz yere terk edildim ya da onlarla yıldızım barışmadı.
Mesela eski sevgililerimden birini adamın biriyle sevişirken yakaladım. Bu lanet olay tam olarak şöyle gerçekleşmişti: O akşam sevdiğim şarkıları mırıldanarak evin yolunu tutmuştum, tuhaf bir neşe vardı içimde, bu neşeyle kapıyı açıp odaya girdiğimde birde ne göreyim!
Sevgilim, yatağın içinde adamın biriyle…
Ah! Neyse!
Bu manzara karşısında ayaklarım, gövdem ve başım aynı anda karıncalanmaya başlamıştı. Yatağın içinde sevgilimle yatan tilki yüzlü adamsa olduğu yerden hızlıca ayağa kalkıp odanın dört bir yanına dağılmış kıyafetlerini toparlayıp giyinmeye başlamıştı. Bir yandan boğazından gelen o iğrenç sesiyle: “ Bak dostum! Düşündüğün gibi değil! Gerçekten düşündüğün gibi değil!” demiş ve yılan gibi kıvrılıp odadan sıvışmıştı. Sevgilim dediğim kadın ise lambanın üstünde duran siyah tangasını ve sutyenini alıp hızlıca üzerine geçirmiş, berbat bir halde: “ Düşündüğün gibi değil! Bana inan! Lütfen!” deyip beni yatıştırmaya çalışmıştı.
Bu sahne karşısında acıyla sırıtmıştım. Hayır, sadece acıyla değil aynı zamanda nefretle sırıtmıştım. Ellerimle gözlerimi kapatarak onun ağzından ne çıktıysa bende aynısını alaycı bir dille söylemeye başlamıştım:
Düşündüğün gibi değil! Bana inan! Lütfen!”
Böyle yapınca ağlamaya başladı:
Ağlamayı kes! Kes diyorum sana! Ağlaması gereken biri varsa o da benim!” diye haykırdım. Sesim bir hayli yüksek çıkmıştı. “ Çabuk giyin ve çık buradan. Çabuk çabuk! Hadi diyorum sana! Giyin ve çık!”
Bu trajik olayın ruhumda yarattığı deprem aylar boyu sürdü.
O lanet sahneyi hiç ama hiç unutamadım.
Bunun dışında bir başka sevgilim, parasız olduğumu ileri sürerek benden ayrıldı. Olay şöyle gerçekleşmişti. Bir gün kızla çay içmeye pastaneye gittik. Etrafta karınca gibi gezinen siyah saçlı garsona el işareti yaptım. Garson bir telaşla yanımıza geldi: “ Evet siparişleri alayım!” dedi.
Bize iki çay!” dedim.
Garson,
Tamam!” deyip yanımızdan ayrıldı. Bu esnada sıra dışı kişiliğimi kız arkadaşıma göstermek için ortaya sıra dışı bir konu atayım dedim:
Canım uzay hakkında ne düşünüyorsun?”
O da nerden çıktı şimdi!” dedi.
Belki de uzay dediğimiz şey kocaman bir yaratığın karın boşluğudur!” dedim
Önce bir sustu. Fırtına öncesi sessizlik gibiydi bu suskunluk. Sonra birden boğalar gibi köpürüverdi.
Yeter be yeter! Biraz paradan, mülkten haber ver! İşin gücün sabah akşam çay içmek ve saçma sapan konuları ortaya atıp vakit öldürmek, neymiş uzay kocaman bir yaratığın karın boşluğuymuş! Dön artık, gerçeklere dön! Bu ülkede hiç kimse uzaydan konu açarak zengin olmadı!” dedi
Çayı ve uzay sohbetlerini sevdiğini düşünmüştüm!” dedim titrek bir sesle.
Daha cümlemi bitirmemiştim ki, sevgilim dediğim asi kız oturduğu sandalyeden kalktı ve öfkeyle masayı terk etti.
Bu keyifsiz maceraları yaşarken, kardeşim Bahadır yükselmeye devam ediyordu. Adam bir ispinoz gibi yükseliyordu. Ne bileyim bir çalı kuşu gibi yükseliyordu. Bir kartal ve bir şahin gibi havada kavisler çizerek yükseliyordu. Yükselirken eğleniyordu, etrafına şakalar yapıyordu ve insanlar onu seviyordu. İnsanlar ona değer veriyordu. Kısaca söylemek gerekirse, aranılan bir adamdı Bahadır. Bense tam tersine bir fare gibiydim. Bir köstebek ve bir yeraltı böceği gibiydim. Sürekli dibe doğru iniyordum.
Bunu az çok bilirsiniz! İnişler, çıkışlar kadar eğlenceli değildir. Yani yerin tanrısı Hades, göğün tanrısı Zeus kadar merhametli değildir.
Aslında sadece Bahadır değil, arkadaşlarım da bir dönem sonra müthiş bir yükselişe geçmeye başladılar. Nasıl olduysa lise arkadaşlarımdan biri, belediye başkanının yanına özel kalem müdürü oldu. Başka bir arkadaşım kulüplerin, eğlence ortamlarının aranan ismi olup çıkıverdi. Birçoğu evlenip, yuvalarını kurdular. Hafta sonu pikniklerine gidip geldiler. Balık tutmak gibi, avlanmak gibi, iskambil oynamak gibi hobiler geliştirdiler.
Zamanla benimle olan bağlarını kopardılar. Çünkü onların gözünde ben, bir baltaya sap olamamıştım. Oysa ben de herkes gibi yükselmek ve iyi yerlere gelmek istiyordum. Sevilen ve aranan bir adam olmak istiyordum; fakat görünmeyen bir el, yani yazgım iyi yerlere gelmemi engelliyordu sürekli
Ah, yüce hayali diyarlar ve çağlara gömülen yazıtlar! Artık içimdeki Napolyon’u uyandırmalıydım. Yalnız kötü talih bu olsa gerek! İçimdeki Napolyon ölümcül bir kış uykusuna yatmıştı ve bir türlü uyanmak bilmiyordu. Kısacası sefilin tekiydim ve para para para diye haykıran bu gösterişli diktatörü bu haldeyken uyandırmak şimdilik imkânsız gibi gözüküyordu.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder