Aslında
benim kalemimden dökülen şey sihirlerdir. Yalnız sizler bunu
sözcükler şeklinde görürsünüz!
TUNA
ÖKTEN
DON YUAN
ALAVER
RİYOBO'YA YOLCULUK
Karanlık
çağa yapışınca garip yaratıklar/ Ürperir insanlar, evlerin
ışıkları söner/ O zaman görünür Don Yuan Alaver, bir hayalet
gibi/ Siyah maskesiyle ve tozlu peleriniyle.
- BÖLÜM
KAHRAMAN OLMAK İSTERDİM
Sıkıntılı
ve işe yaramaz bir hayatım vardı. Kahrolsun! Bu gerçekten can
sıkıcıydı! Mesela yaşadığım evin holü ve salonu istediğim
gibi değildi. Tuvaletin sıvası dökülmüş, tavanlar rutubetten
dolayı yosunlaşmış, perdelerin rengi iyice solmuştu. Bunların
hepsi can sıkıcı şeylerdi!
Küçük
ve eski televizyonun tüpü eskimiş olduğu için görüntü biraz
pembeye kaçardı. Bu yüzden bu televizyona pembe panter diyordum.
Televizyonun
hemen yanında ikinci el ev malzemeleri satan bir dükkandan aldığım
plastik bir masa vardı. Plastik masanın üstünde ise geç açılan
ve fabrika gibi gürültülü çalışan bir laptop vardı ki,
akıllara zarardı.
Haliyle;
komik, heyecanlı, ferah, rahat ve neşeli olan şeyler beni terk
etmişti. Huzur dağlara kaldırılmıştı. Mutluluk, farenin bile
giremeyeceği bir deliğe hapsedilmişti. Bunlardan da önemlisi,
ailem benden umudu kesmişti.
Onlar
için en büyük mutluluk ve övünç kaynağı kardeşim Bahadır’ın
başarılarıydı. Bahadır, ailemin hayallerinde kurmuş oldukları
ideal yetişkin kavramını hayata taşımış, bir doktor olmuştu.
Annem,
onun başarılarını insanlara böbürlenerek ve gururlanarak
anlatır, konu benden açılınca kadıncağız akrep yutmuş gibi
birden sessizleşiverirdi. Yüzü asılır, buğulu gözlerini
insanlardan kaçırır, sürekli konuyu değiştirmeye çalışırdı.
Lafı
uzatmadan söylemek gerekirse, ailem için gizliden gizliye bir karın
ağrısı olmuştum. Doğru dürüst bir iş sahibi bile olamamıştım
Gelgelelim
zamanı gelince ne fiziksel, ne de ruhsal olarak hiçbir benzerlik
taşımadığım kardeşim Bahadır evlendi.
Bense
ucube hayatıma tam gaz devam ediyor, hayal kurarak ve hayal
kırıklıkları yaşayarak, öfkeyle ve sıkıntıyla, çılgınlar
gibi dönen dünyaya ayak uydurmaya çalışıyordum. Kısaca, bir
tekne, dalgalı sularda nasıl sallanıyorsa, işte ben de
İstanbul’da o şekilde sallanıyordum.
Çalıştığım
işlerde hiçbir zaman yıldızı parlak biri olamadım. Kimi zaman
hor görülüp, dışlanmışımdır. Entrikalara maruz kalıp
uzaylı muamelesi gördüğüm de olmuştur. İnanır mısınız,
bazen ortaya çıkıp kendimi göstermek istediğim zamanlar
olmuştur. Bunu cidden istemişimdir! Ama tuhaf bir güç, yani adını
koyamadığım değişik bir güç ne yapıp edip beni her defasında
geriye doğru çekmeyi başarmıştır!
Karanlıkta
uyuklayan mezar taşları aşkına! Yaşam yıldızımla ilgili
gerçeklerden biri de şu ki, çevremdeki insanlar sürekli beni
görmezden geldiler ve ya görmek istemediler!
Oysa
deli bir ruhum vardı. Çılgınlığı severdim ve ihtiraslı bir
ölümlüydüm. Her şeyden önce kadınlara ölesiye tutkundum.
Evet, yanlış duymadınız.. Kadınlar benim en büyük zaaflarımdan
biriydi. Onlara daha çekici görünmek için gizemli ve karşı
konulamaz bir vampir olma haylim bile vardı.
Köpek
ısırdı, kedi tırmaladı, yaşadığım bu kahrolası evde gecenin
bir yarısı fare burnumu kemirmeye kalkıştı; yalnız bir vampir
odama girip de boynumu ısırmadı, kanımı emmedi! Bu yüzden
çağlar içinde sürekli nefes alıp yaşamak isteyen ben, bir
ölümlü olmaktan öteye geçemedim ve vampir olma hayallerimi hep
sonralara, daha daha sonralara erteledim.
İşte
tüm bu nedenlerden dolayı hayatım sürekli yutkunmayla geçti.
Sürekli boğazımdan gelen ağrılarla boğuştum. Sürekli
insanların başarılarını izledim. Sürekli güzel kadınların
vücutlarına ve gözlerine bakındım durdum. Güzel kadınlar,
başka erkeklerin kollarında önümden su gibi akıp gittiler.
Hoş
birkaç tane sevgilim de olmadı değil. Olmasına oldu; fakat ya
nedensiz yere terk edildim ya da onlarla yıldızım barışmadı.
Mesela
eski sevgililerimden birini adamın biriyle sevişirken yakaladım.
Bu lanet olay tam olarak şöyle gerçekleşmişti: O akşam sevdiğim
şarkıları mırıldanarak evin yolunu tutmuştum, tuhaf bir neşe
vardı içimde, bu neşeyle kapıyı açıp odaya girdiğimde birde
ne göreyim!
Sevgilim,
yatağın içinde adamın biriyle…
Ah!
Neyse!
Bu
manzara karşısında ayaklarım, gövdem ve başım aynı anda
karıncalanmaya başlamıştı. Yatağın içinde sevgilimle yatan
tilki yüzlü adamsa olduğu yerden hızlıca ayağa kalkıp odanın
dört bir yanına dağılmış kıyafetlerini toparlayıp giyinmeye
başlamıştı. Bir yandan boğazından gelen o iğrenç sesiyle: “
Bak dostum! Düşündüğün gibi değil! Gerçekten düşündüğün
gibi değil!” demiş ve yılan gibi kıvrılıp odadan sıvışmıştı.
Sevgilim dediğim kadın ise lambanın üstünde duran siyah
tangasını ve sutyenini alıp hızlıca üzerine geçirmiş, berbat
bir halde: “ Düşündüğün gibi değil! Bana inan! Lütfen!”
deyip beni yatıştırmaya çalışmıştı.
Bu
sahne karşısında acıyla sırıtmıştım. Hayır, sadece acıyla
değil aynı zamanda nefretle sırıtmıştım. Ellerimle gözlerimi
kapatarak onun ağzından ne çıktıysa bende aynısını alaycı
bir dille söylemeye başlamıştım:
“ Düşündüğün
gibi değil! Bana inan! Lütfen!”
Böyle
yapınca ağlamaya başladı:
“ Ağlamayı
kes! Kes diyorum sana! Ağlaması gereken biri varsa o da benim!”
diye haykırdım. Sesim bir hayli yüksek çıkmıştı. “ Çabuk
giyin ve çık buradan. Çabuk çabuk! Hadi diyorum sana! Giyin ve
çık!”
Bu
trajik olayın ruhumda yarattığı deprem aylar boyu sürdü.
O
lanet sahneyi hiç ama hiç unutamadım.
Bunun
dışında bir başka sevgilim, parasız olduğumu ileri sürerek
benden ayrıldı. Olay şöyle gerçekleşmişti. Bir gün kızla
çay içmeye pastaneye gittik. Etrafta karınca gibi gezinen siyah
saçlı garsona el işareti yaptım. Garson bir telaşla yanımıza
geldi: “ Evet siparişleri alayım!” dedi.
“ Bize
iki çay!” dedim.
Garson,
“ Tamam!”
deyip yanımızdan ayrıldı. Bu esnada sıra dışı kişiliğimi
kız arkadaşıma göstermek için ortaya sıra dışı bir konu
atayım dedim:
“ Canım
uzay hakkında ne düşünüyorsun?”
“ O
da nerden çıktı şimdi!” dedi.
“ Belki
de uzay dediğimiz şey kocaman bir yaratığın karın boşluğudur!”
dedim
Önce
bir sustu. Fırtına öncesi sessizlik gibiydi bu suskunluk. Sonra
birden boğalar gibi köpürüverdi.
“ Yeter
be yeter! Biraz paradan, mülkten haber ver! İşin gücün sabah
akşam çay içmek ve saçma sapan konuları ortaya atıp vakit
öldürmek, neymiş uzay kocaman bir yaratığın karın boşluğuymuş!
Dön artık, gerçeklere dön! Bu ülkede hiç kimse uzaydan konu
açarak zengin olmadı!” dedi
“ Çayı
ve uzay sohbetlerini sevdiğini düşünmüştüm!” dedim titrek
bir sesle.
Daha
cümlemi bitirmemiştim ki, sevgilim dediğim asi kız oturduğu
sandalyeden kalktı ve öfkeyle masayı terk etti.
Bu
keyifsiz maceraları yaşarken, kardeşim
Bahadır yükselmeye devam ediyordu. Adam bir ispinoz gibi
yükseliyordu. Ne bileyim bir çalı kuşu gibi yükseliyordu. Bir
kartal ve bir şahin gibi havada kavisler çizerek yükseliyordu.
Yükselirken eğleniyordu, etrafına şakalar yapıyordu ve insanlar
onu seviyordu. İnsanlar ona değer veriyordu. Kısaca söylemek
gerekirse, aranılan bir adamdı Bahadır. Bense tam tersine bir fare
gibiydim. Bir köstebek ve bir yeraltı böceği gibiydim. Sürekli
dibe doğru iniyordum.
Bunu
az çok bilirsiniz! İnişler, çıkışlar kadar eğlenceli
değildir. Yani yerin tanrısı Hades, göğün tanrısı Zeus kadar
merhametli değildir.
Aslında
sadece Bahadır değil, arkadaşlarım da bir dönem sonra müthiş
bir yükselişe geçmeye başladılar. Nasıl olduysa lise
arkadaşlarımdan biri, belediye başkanının yanına özel kalem
müdürü oldu. Başka bir arkadaşım kulüplerin, eğlence
ortamlarının aranan ismi olup çıkıverdi. Birçoğu evlenip,
yuvalarını kurdular. Hafta sonu pikniklerine gidip geldiler. Balık
tutmak gibi, avlanmak gibi, iskambil oynamak gibi hobiler
geliştirdiler.
Zamanla
benimle olan bağlarını kopardılar. Çünkü onların gözünde
ben, bir baltaya sap olamamıştım. Oysa ben de herkes gibi
yükselmek ve iyi yerlere gelmek istiyordum. Sevilen ve aranan bir
adam olmak istiyordum; fakat görünmeyen bir el, yani yazgım iyi
yerlere gelmemi engelliyordu sürekli
Ah,
yüce hayali diyarlar ve çağlara gömülen yazıtlar! Artık
içimdeki Napolyon’u uyandırmalıydım. Yalnız kötü talih bu
olsa gerek! İçimdeki Napolyon ölümcül bir kış uykusuna
yatmıştı ve bir türlü uyanmak bilmiyordu. Kısacası sefilin
tekiydim ve para para para diye haykıran bu gösterişli diktatörü
bu haldeyken uyandırmak şimdilik imkânsız gibi gözüküyordu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder