MİSTİK
ODA
*
Çocukken en büyük düşlerimden biri, bir hayalet avcısı
olmaktı. Bunu iki sebepten dolayı düşledim; birincisi mistik
olaylara karşı önlenemez merakım; ikincisi, insanlara tuhaf
görünen maceraları çekici bulmam. Galiba bugün bu yüzden bir
sürrealistim
TUNA
ÖKTEN
İzmir'de
yaşayan ve ticaretle uğraşıp güzel paralar kazanan tüccar
dayım
bir gün, hem de oldukça sıradan bir gün beni arayıp Eski Foça
taraflarında
bir tatil köyü devraldığını söyledi.
Bana
telefonda: “ Artık büyük işler yapıp daha büyük paralar
kazanmak istiyorum evlat! Zirveye çıkmak istiyorum. İstersen bu
süreçte benim yanımda çalışabilirsin!” dedi.
“ Olabilir
dayı! Biraz düşünmem gerekiyor” dedim
“ Bir
an önce düşün ve kararını ver! Seni en kısa zamanda İzmir'e
bekliyorum!”
Açık
konuşmak gerekirse o sıralar kafam bir hayli karışıktı.
Sevdiğim kızla birtakım sebeplerden dolayı ayrılmıştık.
Okuldan yeni mezun olmuştum. Ne yapayım ne edeyim derken dayımın
teklifini kabul ettim. Annemle babamın karşısına geçip:
“ Aslında
bir an önce askere gitmem lazım. Askerden sonra bir an önce güzel
bir işe girmeliyim ve vakit kaybetmeden evlenmeliyim. Çok iyi
biliyorum ki torun sahibi olmak istiyorsunuz! Bunların hepsini çok
iyi biliyorum ama içimden bir ses bunlardan önce Foça’ya gitmem
gerektiğini söylüyor! Siz ne dersiniz?” dedim.
Annem
ve babam önce birbirlerine şaşkın şaşkın baktılar. Kısa
süren şaşkınlığın ardından babam, gözlüğünü yüzünden
çıkartıp: “ Bu hayat senin hayatın, kararları kendin
vereceksin!” dedi. Ve ben bu cümlenin ardından hızlıca odama
geçip tuhaf bir mutlulukla bavulumu hazırlamaya koyuldum!
Bir
gün sonra akşam otobüsüyle İzmir yollarına düştüm. Sabah
sekiz sularında İzmir'e varmıştım. Dayımla otogarda buluştuk
ve birlikte ofise geçtik. Arabayı sürerken verdiği nutuklar
ofiste de tüm hızıyla devam etti:
“ İş
dünyası sırtlan kaynıyor evlat! Ortam belirsiz ve can sıkıcı!
Bugün ben zenginim diyen yarın bir bakmışsın sefilin teki olmuş!
Bu yüzden çok dikkatli olmamız gerekiyor!”
“ Anladım!”
“ Şimdi
seni otele götüreceğim. Birkaç aya kadar sezon başlar! Yaza
kadar yapmamız gereken bir ton iş var! Kendini hazır hissediyor
musun?”
“ Hazırım!”
dedim gırtlaktan gelen bir sesle
“ Hadi
vakit kaybetmeden otele geçelim!” dedi ve tekrardan arabaya
atlayıp otelin yolunu tuttuk.
Gelgelelim
iki bin dört yazının sonuna kadar Eski Foça’da o otelde
çalıştım. Dayımın dediği gibi o yaz gerçekten çok yoğun
geçmişti. Sezon bittiğinde ise ailemin yanına dönmek yerine
İstanbul’a gitmeye karar vermiştim.
Babam
telefonda bana: “ Karar senin kararın, biz senin kararlarına her
zaman saygı duyarız!” demişti. Ben de babama:
“ Teşekkürler
baba! Sizi asla hayal kırıklığına uğratmayacağım! Bana
inanın!” demiştim.
İstanbul’daki
ilk günlerimi, Pera taraflarında bir otelde geçirdim. Yalnız bu
otelin fiyatı biraz fazla olunca, daha ucuz bir otele geçmeye karar
verdim. Tarlabaşı’nda kokuşmuş, izbe ve ucube bir otele
yerleştim.
Günler
düşündüğümden daha da sıkıcı
geçiyordu! Yalnızdım, işim yoktu, arkadAşım yoktu,
düşünceliydim, cebimdeki para her geçen gün azalıyordu ve
galiba biraz da korkuyordum. Evet korkuyordum. İstanbul, beni
gizliden gizliye korkutuyordu. Özellikle bazı zamanlar Beyoğlu’nun
karanlık sokaklarında boğulacak gibi oluyordum.
Yüce
tanrım! Niçin gelmiştim buraya! Ne işim vardı bu büyük
şehirde! Zengin olmak için mi buradaydım? Yeteneklerimi keşfetmek
için mi gelmiştim buraya? Macera olsun diye mi? Yazar olmak için
mi? Tüccar olmak için mi? Yoksa sadece laf olsun diye mi böyle bir
yolculuğa kalkışmıştım.
İnanın
buraya neden geldiğimi ben de tam olarak bilmiyordum. İçimden bir
ses bir an önce ailemin yanına dönmemi söylüyordu. Diğer bir
ses de “ Hayır burada kalmalısın! Burada yaşayacakların henüz
bitmedi
!”
diyordu. Yaşadığım çelişkiler büyük boyutlardaydı!
Günlerim
genellikle Beyoğlu'nda geçiyordu. Mağazaları, kiliseleri,
dükkânları ve eski mimarı yapıları izlemek zamanla hoşuma
gitmeye başlamıştı. Nasıl desem, bu sanatsal şehir Van Gogh ve
Picasso’nun fırçalarından çıkmış gibiydi sanki. Bu yüzden
kimi zaman gözlerime mucize bir şehir gibi görünüyordu. Ama ne
yazık ki oteldeki odaya bu şehre alıştığım gibi alışamamıştım.
Çünkü kaldığım odada içimi sıkan, boğucu ve tam olarak adını
koyamadığım bir şeyler vardı. Duvarlarında gezen böcekler
canımı sıkıyordu. Tavanı rutubetliydi ve yattığım şilte
çürümüş sıçan gibi kokuyordu. Ama içimi sıkan bu
saydıklarımın dışında bir şeydi. Aslında yapmam gereken şey
çantamı alıp bir an önce bu odayı terk etmek olmalıydı; ama
adını koyamadığım bir güç beni bu odanın içinde tutuyordu.
***
Dayımdan
aldığım para bitme noktasına gelince, otelin parasını
çıkarabilmek için küçük bir kafede çalışmaya başladım.
Sabah dokuz, dokuz buçuk gibi işe gidiyor, akşam on sularında da
otele geri dönüyordum. Bu esnada birkaç arkadaş da edinmeye
başlamıştım.
Çalıştığım
yer Tünel taraflarındaydı. Otelle iş arası gidip gelirken,
etrafı izlemek hoşuma gidiyordu. Gerçekten Beyoğlu gizemli bir
caddeydi. Tarihi mimarisi Osmanlı imparatorluğu'na dayandığı
için caddeyi çevrelyen yapılar eskimişti; fakat buna rağmen
cadde bir yıldız gibi parlıyordu. Bununla birlikte Beyoğlu,
kalabalık bir caddeydi ama bu caddeye kalabalık yakışıyordu.
Hüzünlü bir caddeydi, yalnız hüzün bu caddeyi tamamlıyordu.
Ortadan geçen kırmızı renkli ve orjinal tasarımlı tramvay ise
bu caddenin ruhuydu. Kısaca mimarisiyle, insan profilleriyle,
mağazalardan gelen müzikleriyle bu caddenin dokusu ruhumda değişik
duygular uyandırıyordu.
Yalnız
ne var ki bu şehre para yetiştirmek ölümdü! Hayatımı idame
ettirebilmek için sürekli bir şeylerden kısmak zorunda
kalıyordum.
Her defasında kafamda hesaplar yaparak gözüme
kestirdiğim restoranlardan birine girmek canımı fazlasıyla
sıkıyordu! Ama yapacak bir şey yoktu!
Yine
bir akşam karnımı doyurmak için bin bir türlü çelişkiyle
restoranlardan birine girdim. Garsona yemek siparişini verdikten
sonra cebime sıkıştırdığım Albert Camus' un Yabancı adlı
romanını çıkartıp okumaya başladım. Yemek gelince kitabı
tekrardan cebime koyup önümde duran yemekleri kısa süre
içerisinde silip sürürdüm. Hızlı yediğim için yemek mideme
oturmuştu ve bu yüzden karnım balon gibi şişmişti. Bu
şişkinliği azaltmak için caddenin bir ucundan diğer ucuna iki üç
defa yürüdüm. En son ufak bir yere geçip sıcak bir çayla içimi
ısıttım. Bütün gece o sokakta bir başıma gezinmiştim! Zaman
öylesine hızlı akmıştı ki havanın nasıl karardığını
anlayamamıştım bile!
Otelin
kapısına vardığımda saat on ikiyi gösteriyordu. Yavaş
adımlarla merdivenleri çıktım. Odamın kapısını açmak için
cebimdeki paslı anahtarı çıkardım, sağa doğru çevirdim.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde daha önceden tanımadığım,
hafiften asık yüzlü, biraz karamsar bakışlı ve zayıf görünümlü
bir adamla yüz yüze geldim.
“ Yüce
tanrılar! Sen de kimsin! Ne işin var odamda” diye haykırdım
Odama
izinsizce giren adam keskin bakışlarıyla gözlerimin içine
bakıyordu
Tekrardan
yüksek bir sesle: “ Size söylüyorum, duymadınız mı? Ne işiniz
var odamda, hangi hakla buraya girdiniz! Lütfen sizi şikayet
etmeden burayı terk edin!” diye bağırdım.
“ Sesini
fazla yükseltme!” dedi tiz bir sesle: “ Ben, ozan William
Shakspeare’im!” dedi ve yanıma yaklaştı.
“ William
Shakespeare’mi? Memnun oldum ben de George Washington! Odanın
ucubeliğini hoş görün!” dedim alaycı bir dille
“ Hah
hah hah!” deyip güldü
“ Bak
serseri çabuk odamdan çık, eğer çıkmazsan!”
“ Evet,
çıkmazsam ne yaparsın!”
“ Eğer
çıkmazsan burnunu kırarım!” dedim yumruğumu sıkarak
“ Burnumu
mu kırarsın! Hah hah hah!”
“ Her
şeye saçma sapan gülmeyi keser misin lütfen!”
“ Ahbap,
saçma sapan bir şey hoşuna gider ve gülersin. Saçma sapan bir
trajedi canını sıkar ve üzülürsün!”
“ Ne
demek istiyorsunuz!” dedim.
Yanıma
iyice yanaşıp:
“ Ne
kadar karışık değil mi her şey?”
“
Dediklerinizden
hiçbir şey anlamıyorum!”
“ Oyunlarımı
okudun mu hiç!” dedi
“ Hangi
oyunlarınızı?”
“ Hamlet,
kral Lear, Macbeth... Tam otuz yedi oyun yazdım. Eğer bir elli yıl
daha yaşasaydım bir otuz yedi oyun daha yazardım. Eğer çağlar
boyu yaşayabilseydim, yani ölümsüz bir bedene sahip olabilseydim,
yüzlerce hatta binlerce oyun yazardım! Ama tabii bu imkansız!”
dedi ılık bir sesle.
“ Siz
delirmişsiniz! Lütfen odamdan çıkın artık, aksi takdirde polisi
aramak zorunda kalacağım!” dedim sert bir sesle
“ Polis
mi! Hah hah hah! Aramanızı pek tavsiye etmem!”
“ Nedenmiş
o?” diye sordum ablak bir ifadeyle
“ Çünkü
William Shakspeare’le konuştuğunuz için sizi deliler hastanesine
yatırabilirler! Bu da sizin için pek hoş olmaz!” dedi
“ Şu
William Shakespeare zırvalığını kesin artık! Kimsiniz ve odamda
ne arıyorsunuz, bana bunu söyleyin!” dedim bir kez daha oldukça
sert bir ifadeyle.
Uzun
saçlı, siyahlar giyinmiş adam hafif bir tebessümle: “ Söyledim
ya kaç kere söyleyeceğim! Ben İngiliz ozan Will! Yani ailem ve
arkadaşlar bana böyle seslenirlerdi! Will inekleri ahıra götür,
Will bakkaldan ekmek al, Will o soylu kızına gönlünü kaptırma,
Will sone yazarlığında para yok, Will zengin olmak için yazarlık
yapma, Will görünmeyen şeylere kulak asma, Will gerçeklere dön,
Will cadılardan ve büyücülerden uzak dur, Will tuzaklara düşme,
Will bu kadar tutkulu ve hırslı olma! Will, fazla sevişip
insanların huzurunu kaçırma… ”
Gözlerimi
ovuşturup, “ Galiba sonunda delirdim!” diye içimden geçirdim.
Kendini
Shakspeare diye tanıtan adam kısık sesle: " Ey kalemin
içinden doğan ruh. Şimdi kaldır başını ve bana bak!"
Başımı
kaldırıp, kendini Shakespeare zanneden deliye baktım. Adam inceden
gelen bir tonla bir şeyler fısıldadı. O fısıltıyla birlikte
birdenbire içimden dışarı doğru parlak bir ışık fırladı.
Deli adam tok bir sesle: " İşte içindeki hayalet!" dedi.
“ Tanrım
neler oluyor burada!” diye haykırdım
“ Hala
William Shakespeare olduğuma inanmıyor musun!” dedi
“ Şey…
Iıı… Sen bence bir rüyasın, evet evet bir rüyasın sen,
tepeden tırnağa bir rüyasın. Şimdi kendime bir tokat atacağım
ve bu lanet olası kabustan uyanacağım!” dedim ve sağlam bir
şaplak indirdim suratıma. Yalnız ne yazık ki karşımdaki adam ve
hayaletim hala karşımda duruyorlardı. Sakallı adam gülümsedi:
“ Rüya
olmadığıma inandın mı şimdi?” dedi
“ Ama
sen ölmemiş….!”
“ Şııışşt!
Sesiz ol, bunları düşünme şimdi!” dedi.
Rüya
mıydı, gerçek miydi bilmiyorum ama bu adamın William Shakespeare
olduğuna inanmıştım. Bu oydu başkası olmazdı. Bunu
hissetmiştim. Hamlet’in karşısına nasıl Danimarka kralının
hayaletini çıkarttıysa şimdi de benim karşıma kendi hayaletimi
çıkartmıştı.
" Konuş hayaletinle!" dedi kısık sesle.
" Konuş hayaletinle!" dedi kısık sesle.
Bu
esnada hayaletim odanın içinde dört dönüyordu.
Ben
gözlerimi açmış ve dikkatlice hayaletimin yaptığı akrobatik
hareketleri izliyordum. Bana göre oldukça hareketliydi. Tabii her
şeyden önce şeffaftı ve her an kaybolacak gibi bir havası vardı.
Yavaş
adımlarla ona doğru yaklaştım. Ellerimi uzatıp ona dokunacaktım
ki, o birden tavana doğru havalandı.
Bu
esnada Shakespeare
ikimizi de meraklı gözlerle izliyordu.
Ben,
" Neden benden kaçıyor?" diye sordum.
William:
" Ruhun karışık. Bu yüzden hayaletinle yüzleşemiyorsun!"
dedi.
"
Nasıl karışık olmasın ki. Şu odaya bakar mısın? Şu renk
değiştirmiş boktan duvarlara ve duvarın üzerinde sik gibi
gezinen şu böceklere bakar mısın? Karışık olması normal değil
mi?" dedim.
Shakespeare:
" Yo yo hayır, bunlar hayaletinle yüzleşememen için neden
teşkil etmiyor! Sadece konsantre ol ve hayaletini hisset. Kendi
varlığını hisset. Hadi artık, hayaletinle yüzleş! O senin
kendi öz varlığın!" dedi. Gözlerimi kapattım. " Bunu
yapabilirsin oğlum" dedim içimden. Tekrardan gözlerim
açtığımda hayaletim tavanın üzerinden bana doğru gelmeye
başladı. Shakespeare heyecanla beni izliyordu. Coşkuyla: “ İşte
oluyor! Olmak ya da olmamak ahbap, büyük gerçek sadece bundan
ibaret! Oluyor işte görmüyor musun, yüzleşiyorsun hayaletinle! ”
dedi. Hayaletim, yavaş yavaş yanıma yaklaştı
Shakespeare
melodik sesiyle: " Yüzünü hayaletin yüzüne yaklaştır ve
gözlerinle hayaletin gözlerinin içine bak!" dedi.
Will'in
dediğini yaptım ve hayaletime doğru yaklaştım. Gözlerim artık
onun şeffaf ve parlak gözlerine değiyordu. Sonra aniden beni içine
doğru çekti.. Sanki bir uçurumdan aşağıya düşer gibi bir
hisle yere güm diye düşüverdim.
“ Uf
başım!” diye inledim
Shakespeare
yanıma geldi hemen, bir doktor gibi kaldırdı bedenimi ve özenle
beni yatağa yatırdı:
"
İyi misin? Bir şeyin var mı" diye sordu...
" Allahım? Bu da neydi?" dedim şokum etkisiyle.
" Allahım? Bu da neydi?" dedim şokum etkisiyle.
Shakespeare:
"
Hayaletinin içinde neler gördün, anlat bakalım!" dedi
güvenilir bir ses tonuyla
"
İnanmayacaksın belki ama tüm çağlar önümden bir şerit gibi
geçiverdi!”
“ Doğrudur!
İnanırım!” dedi
“ Tüm
işleyişi gördüm! Sanki yüzlerce binlerce hatta onbinlerce insan
üstüme doğru koşuyordu! Her şey çok karışıktı, yahut bana
öyle geldi! Çığlıklarla gelen doğum, çocukluk, gençlik,
yaşlılık ve ölüm birbirine karışmıştı! Yıkılışlar,
kuruluşlar, girdaplar, takılan maskeler, sevişmeler, ölümcül
hastalıklar, cinayetler, kıskançlık, iyilik, kötülük, merhamet
ve tüm kuruntular; hemen hemen hepsi birbirine karışmıştı!
Sonra karanlık bir mağaranın içinde buldum kendimi! Bu mağranın
içinde yaşayan karanlık ruhlar, ürpertici sesleriyle peşime
düşmüşlerdi. Bense onlardan kaçıyordum. Nasıl anlatsam,
karanlığın ve lanetin içinde kaybolmuş gibiydim! Derken bu
karanlık birdenbire sona erdi, peşimdeki ruhların sesi kesildi.
Her yanım ışıkla dolmaya başladı, çevremi kaplayan ışık bir
süre sonra bana tüm işleyişi gösterdi! ”
Shakespeare sırıttı.
Bu haliyle Johnny Depp’i andırıyordu. Yalnız biraz daha tuhaf
bakışlısıydı. Pörtlek gözlüyüdü ve sakalı Depp’e göre
biraz daha inceydi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder