29 Temmuz 2015 Çarşamba

MİSTİK ODA

MİSTİK ODA
* Çocukken en büyük düşlerimden biri, bir hayalet avcısı olmaktı. Bunu iki sebepten dolayı düşledim; birincisi mistik olaylara karşı önlenemez merakım; ikincisi, insanlara tuhaf görünen maceraları çekici bulmam. Galiba bugün bu yüzden bir sürrealistim
TUNA ÖKTEN
İzmir'de yaşayan ve ticaretle uğraşıp güzel paralar kazanan tüccar
dayım bir gün, hem de oldukça sıradan bir gün beni arayıp Eski Foça
taraflarında bir tatil köyü devraldığını söyledi.
Bana telefonda: “ Artık büyük işler yapıp daha büyük paralar kazanmak istiyorum evlat! Zirveye çıkmak istiyorum. İstersen bu süreçte benim yanımda çalışabilirsin!” dedi.
Olabilir dayı! Biraz düşünmem gerekiyor” dedim
Bir an önce düşün ve kararını ver! Seni en kısa zamanda İzmir'e bekliyorum!”
Açık konuşmak gerekirse o sıralar kafam bir hayli karışıktı. Sevdiğim kızla birtakım sebeplerden dolayı ayrılmıştık. Okuldan yeni mezun olmuştum. Ne yapayım ne edeyim derken dayımın teklifini kabul ettim. Annemle babamın karşısına geçip:
Aslında bir an önce askere gitmem lazım. Askerden sonra bir an önce güzel bir işe girmeliyim ve vakit kaybetmeden evlenmeliyim. Çok iyi biliyorum ki torun sahibi olmak istiyorsunuz! Bunların hepsini çok iyi biliyorum ama içimden bir ses bunlardan önce Foça’ya gitmem gerektiğini söylüyor! Siz ne dersiniz?” dedim.
Annem ve babam önce birbirlerine şaşkın şaşkın baktılar. Kısa süren şaşkınlığın ardından babam, gözlüğünü yüzünden çıkartıp: “ Bu hayat senin hayatın, kararları kendin vereceksin!” dedi. Ve ben bu cümlenin ardından hızlıca odama geçip tuhaf bir mutlulukla bavulumu hazırlamaya koyuldum!
Bir gün sonra akşam otobüsüyle İzmir yollarına düştüm. Sabah sekiz sularında İzmir'e varmıştım. Dayımla otogarda buluştuk ve birlikte ofise geçtik. Arabayı sürerken verdiği nutuklar ofiste de tüm hızıyla devam etti:
İş dünyası sırtlan kaynıyor evlat! Ortam belirsiz ve can sıkıcı! Bugün ben zenginim diyen yarın bir bakmışsın sefilin teki olmuş! Bu yüzden çok dikkatli olmamız gerekiyor!”
Anladım!”
Şimdi seni otele götüreceğim. Birkaç aya kadar sezon başlar! Yaza kadar yapmamız gereken bir ton iş var! Kendini hazır hissediyor musun?”
Hazırım!” dedim gırtlaktan gelen bir sesle
Hadi vakit kaybetmeden otele geçelim!” dedi ve tekrardan arabaya atlayıp otelin yolunu tuttuk.
Gelgelelim iki bin dört yazının sonuna kadar Eski Foça’da o otelde çalıştım. Dayımın dediği gibi o yaz gerçekten çok yoğun geçmişti. Sezon bittiğinde ise ailemin yanına dönmek yerine İstanbul’a gitmeye karar vermiştim.
Babam telefonda bana: “ Karar senin kararın, biz senin kararlarına her zaman saygı duyarız!” demişti. Ben de babama:
Teşekkürler baba! Sizi asla hayal kırıklığına uğratmayacağım! Bana inanın!” demiştim.
İstanbul’daki ilk günlerimi, Pera taraflarında bir otelde geçirdim. Yalnız bu otelin fiyatı biraz fazla olunca, daha ucuz bir otele geçmeye karar verdim. Tarlabaşı’nda kokuşmuş, izbe ve ucube bir otele yerleştim.
Günler düşündüğümden daha da sıkıcı geçiyordu! Yalnızdım, işim yoktu, arkadAşım yoktu, düşünceliydim, cebimdeki para her geçen gün azalıyordu ve galiba biraz da korkuyordum. Evet korkuyordum. İstanbul, beni gizliden gizliye korkutuyordu. Özellikle bazı zamanlar Beyoğlu’nun karanlık sokaklarında boğulacak gibi oluyordum.
Yüce tanrım! Niçin gelmiştim buraya! Ne işim vardı bu büyük şehirde! Zengin olmak için mi buradaydım? Yeteneklerimi keşfetmek için mi gelmiştim buraya? Macera olsun diye mi? Yazar olmak için mi? Tüccar olmak için mi? Yoksa sadece laf olsun diye mi böyle bir yolculuğa kalkışmıştım.
İnanın buraya neden geldiğimi ben de tam olarak bilmiyordum. İçimden bir ses bir an önce ailemin yanına dönmemi söylüyordu. Diğer bir ses de “ Hayır burada kalmalısın! Burada yaşayacakların henüz bitmedi
!” diyordu. Yaşadığım çelişkiler büyük boyutlardaydı!
Günlerim genellikle Beyoğlu'nda geçiyordu. Mağazaları, kiliseleri, dükkânları ve eski mimarı yapıları izlemek zamanla hoşuma gitmeye başlamıştı. Nasıl desem, bu sanatsal şehir Van Gogh ve Picasso’nun fırçalarından çıkmış gibiydi sanki. Bu yüzden kimi zaman gözlerime mucize bir şehir gibi görünüyordu. Ama ne yazık ki oteldeki odaya bu şehre alıştığım gibi alışamamıştım. Çünkü kaldığım odada içimi sıkan, boğucu ve tam olarak adını koyamadığım bir şeyler vardı. Duvarlarında gezen böcekler canımı sıkıyordu. Tavanı rutubetliydi ve yattığım şilte çürümüş sıçan gibi kokuyordu. Ama içimi sıkan bu saydıklarımın dışında bir şeydi. Aslında yapmam gereken şey çantamı alıp bir an önce bu odayı terk etmek olmalıydı; ama adını koyamadığım bir güç beni bu odanın içinde tutuyordu.

***
Dayımdan aldığım para bitme noktasına gelince, otelin parasını çıkarabilmek için küçük bir kafede çalışmaya başladım. Sabah dokuz, dokuz buçuk gibi işe gidiyor, akşam on sularında da otele geri dönüyordum. Bu esnada birkaç arkadaş da edinmeye başlamıştım.
Çalıştığım yer Tünel taraflarındaydı. Otelle iş arası gidip gelirken, etrafı izlemek hoşuma gidiyordu. Gerçekten Beyoğlu gizemli bir caddeydi. Tarihi mimarisi Osmanlı imparatorluğu'na dayandığı için caddeyi çevrelyen yapılar eskimişti; fakat buna rağmen cadde bir yıldız gibi parlıyordu. Bununla birlikte Beyoğlu, kalabalık bir caddeydi ama bu caddeye kalabalık yakışıyordu. Hüzünlü bir caddeydi, yalnız hüzün bu caddeyi tamamlıyordu. Ortadan geçen kırmızı renkli ve orjinal tasarımlı tramvay ise bu caddenin ruhuydu. Kısaca mimarisiyle, insan profilleriyle, mağazalardan gelen müzikleriyle bu caddenin dokusu ruhumda değişik duygular uyandırıyordu.
Yalnız ne var ki bu şehre para yetiştirmek ölümdü! Hayatımı idame ettirebilmek için sürekli bir şeylerden kısmak zorunda kalıyordum. Her defasında kafamda hesaplar yaparak gözüme kestirdiğim restoranlardan birine girmek canımı fazlasıyla sıkıyordu! Ama yapacak bir şey yoktu!
Yine bir akşam karnımı doyurmak için bin bir türlü çelişkiyle restoranlardan birine girdim. Garsona yemek siparişini verdikten sonra cebime sıkıştırdığım Albert Camus' un Yabancı adlı romanını çıkartıp okumaya başladım. Yemek gelince kitabı tekrardan cebime koyup önümde duran yemekleri kısa süre içerisinde silip sürürdüm. Hızlı yediğim için yemek mideme oturmuştu ve bu yüzden karnım balon gibi şişmişti. Bu şişkinliği azaltmak için caddenin bir ucundan diğer ucuna iki üç defa yürüdüm. En son ufak bir yere geçip sıcak bir çayla içimi ısıttım. Bütün gece o sokakta bir başıma gezinmiştim! Zaman öylesine hızlı akmıştı ki havanın nasıl karardığını anlayamamıştım bile!
Otelin kapısına vardığımda saat on ikiyi gösteriyordu. Yavaş adımlarla merdivenleri çıktım. Odamın kapısını açmak için cebimdeki paslı anahtarı çıkardım, sağa doğru çevirdim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde daha önceden tanımadığım, hafiften asık yüzlü, biraz karamsar bakışlı ve zayıf görünümlü bir adamla yüz yüze geldim.
Yüce tanrılar! Sen de kimsin! Ne işin var odamda” diye haykırdım
Odama izinsizce giren adam keskin bakışlarıyla gözlerimin içine bakıyordu
Tekrardan yüksek bir sesle: “ Size söylüyorum, duymadınız mı? Ne işiniz var odamda, hangi hakla buraya girdiniz! Lütfen sizi şikayet etmeden burayı terk edin!” diye bağırdım.
Sesini fazla yükseltme!” dedi tiz bir sesle: “ Ben, ozan William Shakspeare’im!” dedi ve yanıma yaklaştı.
William Shakespeare’mi? Memnun oldum ben de George Washington! Odanın ucubeliğini hoş görün!” dedim alaycı bir dille
Hah hah hah!” deyip güldü
Bak serseri çabuk odamdan çık, eğer çıkmazsan!”
Evet, çıkmazsam ne yaparsın!”
Eğer çıkmazsan burnunu kırarım!” dedim yumruğumu sıkarak
Burnumu mu kırarsın! Hah hah hah!”
Her şeye saçma sapan gülmeyi keser misin lütfen!”
Ahbap, saçma sapan bir şey hoşuna gider ve gülersin. Saçma sapan bir trajedi canını sıkar ve üzülürsün!”
Ne demek istiyorsunuz!” dedim.
Yanıma iyice yanaşıp:
Ne kadar karışık değil mi her şey?”
Dediklerinizden hiçbir şey anlamıyorum!”
Oyunlarımı okudun mu hiç!” dedi
Hangi oyunlarınızı?”
Hamlet, kral Lear, Macbeth... Tam otuz yedi oyun yazdım. Eğer bir elli yıl daha yaşasaydım bir otuz yedi oyun daha yazardım. Eğer çağlar boyu yaşayabilseydim, yani ölümsüz bir bedene sahip olabilseydim, yüzlerce hatta binlerce oyun yazardım! Ama tabii bu imkansız!” dedi ılık bir sesle.
Siz delirmişsiniz! Lütfen odamdan çıkın artık, aksi takdirde polisi aramak zorunda kalacağım!” dedim sert bir sesle
Polis mi! Hah hah hah! Aramanızı pek tavsiye etmem!”
Nedenmiş o?” diye sordum ablak bir ifadeyle
Çünkü William Shakspeare’le konuştuğunuz için sizi deliler hastanesine yatırabilirler! Bu da sizin için pek hoş olmaz!” dedi
Şu William Shakespeare zırvalığını kesin artık! Kimsiniz ve odamda ne arıyorsunuz, bana bunu söyleyin!” dedim bir kez daha oldukça sert bir ifadeyle.
Uzun saçlı, siyahlar giyinmiş adam hafif bir tebessümle: “ Söyledim ya kaç kere söyleyeceğim! Ben İngiliz ozan Will! Yani ailem ve arkadaşlar bana böyle seslenirlerdi! Will inekleri ahıra götür, Will bakkaldan ekmek al, Will o soylu kızına gönlünü kaptırma, Will sone yazarlığında para yok, Will zengin olmak için yazarlık yapma, Will görünmeyen şeylere kulak asma, Will gerçeklere dön, Will cadılardan ve büyücülerden uzak dur, Will tuzaklara düşme, Will bu kadar tutkulu ve hırslı olma! Will, fazla sevişip insanların huzurunu kaçırma… ”
Gözlerimi ovuşturup, “ Galiba sonunda delirdim!” diye içimden geçirdim.
Kendini Shakspeare diye tanıtan adam kısık sesle: " Ey kalemin içinden doğan ruh. Şimdi kaldır başını ve bana bak!"
Başımı kaldırıp, kendini Shakespeare zanneden deliye baktım. Adam inceden gelen bir tonla bir şeyler fısıldadı. O fısıltıyla birlikte birdenbire içimden dışarı doğru parlak bir ışık fırladı. Deli adam tok bir sesle: " İşte içindeki hayalet!" dedi.
Tanrım neler oluyor burada!” diye haykırdım
Hala William Shakespeare olduğuma inanmıyor musun!” dedi
Şey… Iıı… Sen bence bir rüyasın, evet evet bir rüyasın sen, tepeden tırnağa bir rüyasın. Şimdi kendime bir tokat atacağım ve bu lanet olası kabustan uyanacağım!” dedim ve sağlam bir şaplak indirdim suratıma. Yalnız ne yazık ki karşımdaki adam ve hayaletim hala karşımda duruyorlardı. Sakallı adam gülümsedi:
Rüya olmadığıma inandın mı şimdi?” dedi
Ama sen ölmemiş….!”
Şııışşt! Sesiz ol, bunları düşünme şimdi!” dedi.
Rüya mıydı, gerçek miydi bilmiyorum ama bu adamın William Shakespeare olduğuna inanmıştım. Bu oydu başkası olmazdı. Bunu hissetmiştim. Hamlet’in karşısına nasıl Danimarka kralının hayaletini çıkarttıysa şimdi de benim karşıma kendi hayaletimi çıkartmıştı.
" Konuş hayaletinle!" dedi kısık sesle.
Bu esnada hayaletim odanın içinde dört dönüyordu.
Ben gözlerimi açmış ve dikkatlice hayaletimin yaptığı akrobatik hareketleri izliyordum. Bana göre oldukça hareketliydi. Tabii her şeyden önce şeffaftı ve her an kaybolacak gibi bir havası vardı.
Yavaş adımlarla ona doğru yaklaştım. Ellerimi uzatıp ona dokunacaktım ki, o birden tavana doğru havalandı.
Bu esnada Shakespeare ikimizi de meraklı gözlerle izliyordu.
Ben, " Neden benden kaçıyor?" diye sordum.
William: " Ruhun karışık. Bu yüzden hayaletinle yüzleşemiyorsun!" dedi.
" Nasıl karışık olmasın ki. Şu odaya bakar mısın? Şu renk değiştirmiş boktan duvarlara ve duvarın üzerinde sik gibi gezinen şu böceklere bakar mısın? Karışık olması normal değil mi?" dedim.
Shakespeare: " Yo yo hayır, bunlar hayaletinle yüzleşememen için neden teşkil etmiyor! Sadece konsantre ol ve hayaletini hisset. Kendi varlığını hisset. Hadi artık, hayaletinle yüzleş! O senin kendi öz varlığın!" dedi. Gözlerimi kapattım. " Bunu yapabilirsin oğlum" dedim içimden. Tekrardan gözlerim açtığımda hayaletim tavanın üzerinden bana doğru gelmeye başladı. Shakespeare heyecanla beni izliyordu. Coşkuyla: “ İşte oluyor! Olmak ya da olmamak ahbap, büyük gerçek sadece bundan ibaret! Oluyor işte görmüyor musun, yüzleşiyorsun hayaletinle! ” dedi. Hayaletim, yavaş yavaş yanıma yaklaştı
Shakespeare melodik sesiyle: " Yüzünü hayaletin yüzüne yaklaştır ve gözlerinle hayaletin gözlerinin içine bak!" dedi.
Will'in dediğini yaptım ve hayaletime doğru yaklaştım. Gözlerim artık onun şeffaf ve parlak gözlerine değiyordu. Sonra aniden beni içine doğru çekti.. Sanki bir uçurumdan aşağıya düşer gibi bir hisle yere güm diye düşüverdim.
Uf başım!” diye inledim
Shakespeare yanıma geldi hemen, bir doktor gibi kaldırdı bedenimi ve özenle beni yatağa yatırdı:
" İyi misin? Bir şeyin var mı" diye sordu...
" Allahım? Bu da neydi?" dedim şokum etkisiyle.
Shakespeare:
" Hayaletinin içinde neler gördün, anlat bakalım!" dedi güvenilir bir ses tonuyla
" İnanmayacaksın belki ama tüm çağlar önümden bir şerit gibi geçiverdi!”
Doğrudur! İnanırım!” dedi
Tüm işleyişi gördüm! Sanki yüzlerce binlerce hatta onbinlerce insan üstüme doğru koşuyordu! Her şey çok karışıktı, yahut bana öyle geldi! Çığlıklarla gelen doğum, çocukluk, gençlik, yaşlılık ve ölüm birbirine karışmıştı! Yıkılışlar, kuruluşlar, girdaplar, takılan maskeler, sevişmeler, ölümcül hastalıklar, cinayetler, kıskançlık, iyilik, kötülük, merhamet ve tüm kuruntular; hemen hemen hepsi birbirine karışmıştı! Sonra karanlık bir mağaranın içinde buldum kendimi! Bu mağranın içinde yaşayan karanlık ruhlar, ürpertici sesleriyle peşime düşmüşlerdi. Bense onlardan kaçıyordum. Nasıl anlatsam, karanlığın ve lanetin içinde kaybolmuş gibiydim! Derken bu karanlık birdenbire sona erdi, peşimdeki ruhların sesi kesildi. Her yanım ışıkla dolmaya başladı, çevremi kaplayan ışık bir süre sonra bana tüm işleyişi gösterdi! ”

Shakespeare sırıttı. Bu haliyle Johnny Depp’i andırıyordu. Yalnız biraz daha tuhaf bakışlısıydı. Pörtlek gözlüyüdü ve sakalı Depp’e göre biraz daha inceydi. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder